|
|
 |
|
|
|
|
 |
 |
 |
 |
|
|
-
Yazı
: Özgür Gezer
-
Fotoğraf: Garo
Miloşyan
Safranbolu'da zaman
Safranbolu’yu
ziyaret edenleri, büyük
ölçüde korunmuş bir kent ile
eski bir rüyadan arta kalan
zarif konaklar bekliyor..
Misafir olduğum ev
çıtırtılarla uykuya
dalarken, konağın baş
odasına serilen sabun kokulu
yer yatağına uzanmış,
tavandaki çarkıfeleği
inceliyorum. Süslü, ahşap
bir mücevher kutusunu
andıran odanın, geometrik
desenlerle bezeli
tavanındaki gümüş çiviler,
içeri vuran ayışığında
yıldızlar gibi parlıyor.
Sandal ağacını andıran tatlı
bir ahşap kokusuyla, en
derin uykularımdan birine
yuvarlanıyorum...
Safranbolu’nun Yörük
Köyü’ndeki tek ev
pansiyonundayım. Benim gibi,
büyük şehirlerin ruhsuz
apartmanlarında, ya da mimar
Vedat Dalokay’ın deyimiyle
“insan silolarında” büyümüş
biri için, yaşı 200’ü aşkın
ahşap bir evin kucağında
uyumak gerçek bir lüks! |
 |
|
|
|
 |
|
|
HER AİLEYE İKİ ÇOCUK
Safranbolu’nun nüfusu,
1960’lara kadar hep 5 bin
civarında seyretmiş.
1970’lerde kentin SİT alanı
ilan edilmesinde büyük emeği
geçen eski belediye başkanı
Kızıltan
Ulukavak’a göre bunun
temelinde; Safranbolu
sakinlerinin asırlardır hep
iki çocuk sahibi olması ve
kentin lonca sistemiyle
işleyen kapalı ekonomik
yapısını sürdürebilmesi
yatıyor. Böylece yeni evlere
fazla ihtiyaç duyulmamış ve
Edirne’nin, Bursa’nın,
İstanbul’un köşkleri birer
ikişer kereste yığınına
dönüşürken; Safranbolu’nun
güzelim ahşap evleri yakın
zamana kadar ayakta
kalabilmiş. Tabii birtakım
değişikliklerle...
‘Pederşahi’ aile düzenine
göre tasarlanan bu evler,
yeni sahipleri tarafından
duvarlarla bölünerek birkaç
aileyi birden barındıracak
hale getirilmiş. Safranbolu
mimarisinin alameti farikası
olan küçük pencereler
genişletilerek, ‘asri
pencere’ye dönüştürülmüş.
Tabi küçük pencerelerle
birlikte, evlerin
gözkapaklarını andıran kara
kapaklar da yok olmuş ve
sakız gibi bembeyaz dantelli
perdeler, yerini tül perdeye
bırakmış. Koruma kararı
çıkıp da herkes evinde
istediği değişikliği yapamaz
hale gelinceye kadar, evler
lego oyuncaklar gibi şekil
değiştirip durmuş. Yine de
bütün bunlar, Safranbolu’nun
kent ölçeğinde Anadolu’nun
en iyi korunmuş mimari
değeri olduğu gerçeğini
değiştirmiyor. Bundan 200
yıl önce bir Osmanlı
kentinin nasıl göründüğünü
hayal etmek isteyenler için
bulunmaz nimet olan
Safranbolu; planı çok az
değişmiş arnavutkaldırımı
sokakları ve otantik çarşı
yapısıyla, gerçek bir açık
hava müzesi. |
 |
|
|
|
 |
|
|
BİRER ŞEYTAN MİNARESİ
Üç derenin yonttuğu derin
bir kanyonda kurulu
Safranbolu’da arazinin az ve
eğimli oluşu, beraberinde
ilginç mimari çözümler
getirmiş. Çoğu iki-üç katlı
konak tipi yapılar olan
Safranbolu evlerinin taş
zeminleri, genellikle
sokağın doğal çizgisini
izliyor. Üst katlar ise
payandalarla desteklenerek
sokağa doğru
taşırılabiliyor. Evin
parseli dar ve şekilsiz de
olsa, bu teknik sayesinde
üst katlardaki odalar geniş
ve düzgün dörtgen şeklinde
inşa edilebiliyor. Tekniğin
bir inceliği de, evin
ekseninin ihtiyaca veya
ışığın geliş yönüne göre üst
katlarda hafifçe
döndürülebilmesi! Böylece
Çarşı’nın daracık
sokaklarındaki evler,
tutunabildikleri daracık
eğimli arazi parçası
üzerinde döne döne
yükseliyorlar; tıpkı birer
şeytan minaresi gibi...
Evlerin içi de en az dışı
kadar incelikli. Kışın
kullanılan basık tavanlı
orta katlar, ana rahmi gibi
güvenli ve sıcak.
Yazlık üst katlar ise yüksek
tavanlı ve havadar. Evin en
güzel ve manzaralı odası
olan baş oda, genellikle en
üst katta yer alıyor. Kalem
işleri ve ahşap
süslemeleriyle baş oda,
ustaların da tüm maharetini
sergilediği yer. Tipik
Safranbolu evlerinde, her
oda çekirdek bir ailenin tüm
barınma ihtiyacını
karşılayacak şekilde
düzenlenmiş. Sedirleri
sayesinde gündüz oturma
odası, ocağı ile aynı
zamanda mutfak, gece
yüklükten çıkarılan yer
döşekleriyle yatak odası,
yüklükte gizli
gusulhanesiyle de banyo
olabilen bu odaların her
birine, boşuna ‘ev’ dememiş
Safranbolu sakinleri!
Bağımsız birimler olarak
tasarlandıkları için,
odaların her birine yük evi,
misafir evi, yemek evi gibi
isimler verilmiş...
HAVUZLU KONAK
Safranbolu’nun popüler bir
turistik adres haline
gelmeye başladığı yıllarda,
geleneksel evlere de yoğun
bir ziyaretçi akını
başlamış. Önceleri
konukseverlik gereği
ziyaretçileri içeri buyur
eden ev sahipleri, zamanla
bu insan trafiğinden
sıkılmış elbet...
Neyse ki tam o sırada, müze
evler imdatlarına yetişmiş.
Bunlardan ilki ve belki de
en güzeli, Kültür
Bakanlığı’nın restore
ettirdikten sonra 1981’de
ziyarete açtığı Kaymakamlar
Evi. İçinde yaşayanlar
olmadığı için, insanda bir
parça ‘mumya’ etkisi bıraksa
da, Safranbolu evlerinin
kusursuz örneklerinden
biriymiş bu konak. 1989’da
misafir ağırlamaya başlayan
Turing Havuzlu Konak ise
sadece Safranbolu’nun değil,
Türkiye’nin de otele
dönüştürülen ilk tarihi
köşkü. Bir zamanlar kentin
zenginlerinden Asmazlar
ailesine ait olan ve kentin
girişinde ziyaretçileri
karşılayan konağın en güzel
sürprizi, Safranbolu’da
benzerine az rastlanan
havuzlu salonu! Eskiden
selamlık odası, bugünse kafe-restoran
olarak kullanılan salondaki
havuz, yaklaşık 1.80 metre
derinliğinde ve tonlarca su
alabilecek büyüklükte. Ev
sahibi Şerife Asmaz’la
birlikte, evin birinci
katındaki havuz odasında,
sedirlerde oturup sohbet
ediyoruz. Bir zamanlar
Safranbolu’nun en sevilen
karakterlerinden biri olan
kayınvalidesi Gültekin
Hanım’ın sözünü anımsıyor
Şerife Hanım: “Kızım, bu
evleri nefes yaşatır...” Kim
bilir kaç nesildir
pencereleri süsleyen çiçekli
perdelerden süzülen ışık,
havuzun aynasına
siluetlerimizi
düşürürken; evin daha kaç
nesille birlikte nefes alıp
vermeye devam edeceğini de
merak ediyorum ister
istemez... |
 |
|
|
|
 |
|
|
SAFRANBOLU’NUN SAYFİYESİ
Eskiden en yoksulundan en
zenginine kadar her
Safranbolu ailesinin; bir
tane şehir, bir tane de bağ
evi sahibi olduğunu biliyor
muydunuz? Bugün
Safranbolu’yu ziyaret eden
turistlerin çoğunun adını
bile duymadığı Bağlar
bölgesi, kent merkezine 3 km
uzaklıkta yer alıyor. Yaz
aylarında Çarşı kesimine
göre birkaç derece daha
serin olan Bağlar’daki
tarihi konakların özelliği
ise çok geniş bahçeler
içinde yer almaları ve şehir
merkezindeki evlere göre
daha oturaklı, büyük ve
düzgün dörtgen planlı
olmaları... Meyve bahçeleri
ve temiz havasıyla pastoral
bir sığınak olan Bağlar’da
sonbahar oldu mu, evler
küçük birer fabrika gibi
işlemeye başlar; pekmez,
reçel, turşu, kavurma gibi
kışlık yiyecekler
üretilirmiş. Günümüzde ise
imece usulü pişirilip, ahşap
kalasların üzerine serilip
tavana asılan yufka ekmekler
ve her sonbaharda kesilen
hayvanlardan yapılan
kavrulmuş
kıyma (yerel ismiyle ‘kuru
kıyma’), artık sadece birkaç
ailenin nostaljisinden
ibaret. Safranbolu’daki son
günümde, Erhan adlı bir lise
öğrencisiyle tanışıyorum.
Kardeşiyle birlikte bindiği
bisikletle fotoğraf karemin
içinden geçen Erhan, merakla
yanıma yaklaşıp, “Neden hep
öndeki güzel evleri
gösteriyorsunuz? Biraz da
yok olanları anlatsanız...”
diyor. Erhan, okulda
hazırladığı ‘Safranbolu’nun
Arka Yüzü’ başlıklı
ödevinde, yıkılmaya yüz
tutmuş iki evi incelemiş.
Cadde üzerinde restore
edilmiş pırıl pırıl bir evin
hemen arkasından, boş
gözlerle bakan yıkık bir evi
işaret edince, ne demek
istediğini daha iyi
anlıyorum. Safranbolu
evlerinin, western
filmlerindeki gibi yüzeysel
birer dekora dönüşmemesi
gerektiğini ve bir müzede
yaşamanın, aslında ne kadar
zor olduğunu da fark etmemi
sağlıyor Erhan... Ama yine
de iyi ki varsın Safranbolu!
|
 |
|
 |
|
 |
 |
|