Geziler Ana Sayfa

 

Yazı        : Fırat Ülgür
Fotoğraf:
Akgün Akova

 

Ballıca Mağarası

Konuklarını hep daha derinlere çeken bir yeraltı anıtı Ballıca Mağarası... Ve merak duygusunun korkuya karşı kazandığı zaferin simgesi...

Yıllar önce karanlık korkusundan yakınan bir arkadaşıma “Neden mağaralara girmeyi denemiyorsun?” diye sorduğumda, yüzünde beliren şaşkın ifadeyi şimdi bile anımsıyorum. “Ne işim var o korkunç mağaralarda? Vampir yarasalar kanını emer oralarda insanın!” diye yanıt vermişti endişe dolu bir sesle. O zaman anlamıştım ki, arkadaşım yalnızca karanlıktan korkmuyordu! Ballıca Mağarası’nın ‘Muhteşem Galerisi’nde binlerce yılda oluşan damlataşların altında, tavanın olağanüstü doğal ‘mimari’sinden gözlerimi ayıramazken arkadaşım geldi aklıma. “Tokat’a yolu düşmüş de, girme cesaretini göstermişse Ballıca Mağarası’na, karanlık korkusu falan kalmamıştır!” diye düşündüm. Belki de, Sezar’ın ilk kez Tokat’ın Zile ilçesinde söylediği iddia edilen “Geldim, gördüm, yendim” sözünü kendince değiştirmiştir mağaranın çıkışında. “Geldim, gördüm, korkmadım” diye... Gerçekten de bu gizemli dolambacın

yarattığı düş duygusu sizi yalnızca korkularınızdan değil; gerçeklik duygusundan da, yeryüzünden de uzaklaştırıyor. Uzadıkça uzayan, yeraltına gömülü büyülü bir merdiven sanki Ballıca Mağarası. Ama önce ilk basamaktan, yani bu jeolojik harikaya nasıl ulaşacağımızdan başlayalım.

 

YOLDAN ÇIKMAK GEREK!
Mağara, Tokat’ın Pazar ilçesinde. 12. yüzyıldan başlayarak Anadolu’dan Karadeniz’e giden kervanların konaklama noktasıydı Pazar. Akşam inerken yeryüzüne, Mahperi Hatun Kervansarayı’nın avlusunda çöker dinlenirdi yorgun develer. Ziganaları tırmanmadan önce son mola yeriydi kasaba. Bu yolculukların tanığı ise, dağlar ve bir akarsuydu: Yeşilırmak... Tokat-Turhal karayolunda ilerlerken yanınızda uslu uslu akan Yeşilırmak ne geçmişte, ne de yeraltında var olanlar hakkında size hiçbir ipucu vermez. O kayaları sabırla aşındıra aşındıra yol açmayı bilir kendine; ama mutlaka yeraltı nehirlerinden duymuştur mağaranın övgüsünü. Yeryüzünün dingin görüntüsü sulara eğilen söğüt ağaçlarının gölgesinde sürerken, 23. kilometredeki sarı ‘Ballıca’

tabelasını kaçırır ya da görüp de dönmezseniz, bir doğa başyapıtından haberiniz de olmayacak demektir. Ama ana yoldan çıkıp -ki, gerçek gezginlerin anayasasının ilk tümcesi, “Olağanüstü güzellikleri görmek için yoldan çıkmak gerek” değil midir?- Pazar ilçesi sınırları içinde kalan Ballıca’ya vardığınızda, “Böyle yüksek bir yerde mağara ne arar?” diye düşünürsünüz. İnderesi’nin vadi tabanından 40 metre yukarıdaki mağara, deniz seviyesinden 1085 metre yüksektedir. Mağara ağzından içeri girdiğinizde pek etkilenmezsiniz, çünkü küçük bir galeridir başlayan. Ama neme alışmaya çalışarak ‘Havuzlu Salon’a vardığınızda yavaş yavaş bir yeraltı anıtına adım attığınızın farkına varırsınız. Bu bölümde mutlak nem çok düşük, sıcaklık ise mağaranın diğer bölümlerine oranla yüksektir. Damlataşların üzerindeki pul pul soyulmanın nedeni budur. 2- 3 metre yüksekliğindeki salonun sessiz karanlığının içine yerleştirilmiş lambalar, ürpertiyle karışık bir şaşkınlık yaratan görüntülerle burun buruna getirmeye başlar sizi. Gerçekten de, bütün görkemli mağaralarda olduğu gibi Ballıca’da da gizem, korku -arkadaşım duymasın!- ve güzellik el ele tutuşur. Başlangıçta duyulan korku gizeme, gizem hayranlığa dönüşür kısa zamanda.

 

 

YERALTINDA BİR GÖKKUŞAĞI
‘Havuzlu Salon’dan sonra karşınıza bir ‘damlataş ormanı’ çıkar. Kırmızıdan sütbeyaza uzanan bir renk cümbüşündeki bu oluşumlar, yerde ve tavanda kireçtaşı tabakalarını ve çatlakları yol bilip sıralanmışlardır. Kırmızı rengi demirli mineraller, sarı rengi limonit, mavi ve yeşili de bakır kökenli azurit ve malakit armağan etmiştir damlataşlara. Yeraltında bir gökkuşağıyla karşılaşmış gibi geçersiniz kuzey galerilerine. ‘Fosil Salon’ bunlardan biridir ve şu sıralar kış uykusundaki binlerce yarasa, salonun tavanında baş aşağı asılı durmaktadır. Bu salonda şekilleri nedeniyle makarnaya benzetilen yavru sarkıtlar, mağara gülleri ve iğneleriyle su dolu damlataş havuzları da, farklı bir yeraltı coğrafyası yaratır. ‘Büyük Damlataşlar Salonu’ ise, mantar kayaların ‘ev’idir. Bu salondaki 20 metre derinliğindeki kuyular, karanlık ağızlar gibi mağaranın alt katlarına açılır. Ve sizi orada galeriden galeriye yeni bir yolculuk bekler ‘Çöküntü

 Salonu’ ve ‘Muhteşem Galeri’ye doğru.

FREUD’UN GÖZÜYLE...
Mağaranın başlangıcından bitimine kadar 94 metrelik yükseklik farkı var... Muhteşem Galeri’de tavandan damlayan karbonatlı sular, sarkıt ve dikite dönüşmeden su birikintilerine dönüşünce yanal sarkıt benzeri dokular ortaya çıkmış. Işık altında lekeli bal rengi mermerleri andıran bu dokuların yanı sıra, yüze ve ele benzeyen yapılar insanda taş bir bilmeceyi çözüyormuş duygusu yaratır. ‘Sütunlar Salonu’ ise, mağaranın en ‘genç’ bölümü. Tabanında bayrak ve perde damlataşları, fil ayağını andıran sarkıtlarla soğan sarkıtları bulunur. Psikanalizin babası Sigmund Freud, Ballıca Mağarası’na gelmiş olsaydı, yiyeceği Tokat kebabıyla çökeleği sever miydi bilmiyorum, ama mağarayı “çok güzel bir yeryüzü rahmi” olarak tanımlardı sanırım. Çünkü o, düşlerinde kendilerini mağaralarda görenler için, “ana rahmine geri dönme isteği içindeler” demişti yapıtlarında. Bu düşüncesinin doğru olup olmadığını psikanalistlere bırakalım ve son tümcemizi söyleyelim: “Ballıca Mağarası’nı gezip

 dışarı çıktıktan bir süre sonra, geri dönüp mağarayı yeniden gezmek isterseniz şaşırmayın. Bu, merak duygusunun korkuya karşı kazandığı zaferin ifadesidir ve bilim dediğimiz evreni anlama çabasının başlangıç noktasıdır...”

Open Directory Project at dmoz.org