|
|
 |
|
|
 |
|
| |
Selam dostlar,
Geç oldu biraz,
kusurumuza bakmayın.
Ancak fırsat
yaratabildik. Biz,
aşağıda isimleri
bulunanlar,
unutulmaz bir Doğu
Karadeniz gezisi
yaptık ve işte kısa
ve özlü hikayesi….
Kaya Gümen -
R1200GS
Armağan Albayrak –
R1100GS
Selami Eralp –
Transalp |
 |
| |
|
 |
| |
Sıcak bir
temmuz akşamı çaya gittik Turgay Avcı’ya. 2 senedir hayalini
kurup, son 6 aydır da planını yaptığımız doğu Karadeniz
gezimizin planının bir anlamda “iyi olmuş” şeklinde
konfirmesini almayı ümit ederek. Sonuç ne oldu? Bizim 6
aylık çalışma 6 dakika sonra çöpe gitti, yerine bambaşka ama
çok daha heyecan verici bir rota oluştu. Tekrar teşekkürler
Turgay.
Gezilecek yerlerin çokluğu ama buna karşılık zamanın darlığı
sebebiyle, motorlarımızı Trabzon’a kadar kamyonla göndermeyi
uygun bulduk. Böylece TKC80’lerimizi korumuş olduk.
Motorların nakli için, primitif bir palet tasarladık;
yükleme – indirme forklift ile yapılabilsin diye.
Motorları
da paletlerin üzerine yeterli sayıda straplayarak sabitledik
ve üzerlerini cömertçe baloncuklu naylonla sardık. Nakliyeyi
Topkapı ambarlarda yer alan Trabzon Taşımacılık Ltd. yaptı.
Motorları Salı akşamı teslim ettik. Biz de cumartesi sabahı
Trabzon’a uçakla gidip ambara vardığımızda, motorlarımız hiç
hasarsız bir şekilde bizi bekliyorlardı. Merak edenler için
maliyet; palet + nakliye + uçak (gidiş & dönüş) = 650YTL
civarında tuttu.
1.gün : Trabzon – Zigana – Hamsiköy – Sümela – Dilaver
Yaylası
Ambardan öğlen saatlerinde yola çıkabildik ve rotamızı eski
yoldan Zigana geçidi zirvesine çevirdik. Hamsiköy’den
itibaren, toprakla ilk kez buluştuk. Eski Zigana geçidi,
artık sadece gezi amaçlı olarak ziyaret ediliyor, kışları da
kayak pisti olarak kullanılıyor, teleferikler var. |
 |
| |
|
 |
| |
Muhteşem
manzarasının yanı sıra, muhteşem et – mangal imkanları var.
Biz de bundan ziyadesiyle faydalandık tabi. Yıllardır hayali
kurulan ve gün gün hatta sonlara doğru saat saat geri
sayılan bir geziyi gerçekleştiriyor olmanın heyecanı,
iştahımızı açmıştı – sanki önceden kapalı mıydı ??? Zigana
geçidinden dönüşümüzü yeni yoldan yani tünelden yaptık…
Avrupa ölçeğinde basit de olsa, tünelin ihtişamıyla bizi
etkilediğini itiraf ediyorum. Dışarısı 35 derece iken,
içerisi max 15 derece ve git git bitmiyor….
Dönüş yolunda Hamsiköy’de mola verdik ve meşhur sütlacından
yedik. Fırınlanmamış ama güzel. Hamsiköy; daha sonra
benzerlerini çok göreceğimiz, geçimi tarım ve hayvancılık
olan şirin bir dağ köyü. İnsanları; doğu Karadeniz
dağlarının kuzey yamacındaki tüm insanlar gibi, şen ve
misafirperver. Ve inanamayacaksınız ama kimse bizim
motorların “kaç bastığını” ve “kaça gittiğini” merak
etmiyor.
Yolumuza
biraz da aceleyle devam ederek, Sümela manastırına gittik.
Kötü (hatta çok kötü) restorasyonuna rağmen hala etkileyici
bir yer… İster uzaktan görünen ihtişamından diyin; ister
insanı canından bezdiren tırmanma parkurundan diyin…
sonuçta; ziyaretçisinde iz bırakan bir yer.
Günün son
etabı; manastırın olduğu parkın içinden ayrılan yaklaşık
15km lik, toprak bir yolculuktan sonra ulaşılabilen Dilaver
yaylasına gidişimiz oldu. “Yukarı, hep yukarı” sloganıyla
özetleyebileceğim bu etap sonunda, karlı tepelere ve gece
konaklayacağımız Dilaver Yayla Tesisleri’ne vardık. |
 |
| |
|
 |
| |
Müthiş bir manzara, tertemiz
bir hava ve tarifsiz
misafirperverlik. Gecemiz
sohbetle geçti.
Nuri (Dilaver) abiyle,
buraları gezen Hopa’lı bir
doktor ve ailesi ile, civar
köylerden gelen vatandaşlar
ile saatlerce sohbet ettik.
2 Temmuz tarihinde bile soba
yakılması gerekebildiğini
bizzat tespit ettik. Hatta;
Selami, kuzeye bakan ve
duvarından rüzgar geçen
odasında soğuktan donmamak
için, gecenin yarısında
kendini odanın dışına atmak
zorunda kalmış.
2. gün : Dilaver Yaylası –
Santa Vadisi – Yanbolu
(Arsin) – Uzungöl
Pırıl pırıl bir güne uyandık
ve hala tadı damağımda kalan
ballı – kaymaklı bir
kahvaltı ettik. Bir bölümü
zor olması beklenen,
yaklaşık 60km lik bir off-road
etabı vardı programımızda.
İlk durak Santa vadisi.
Tarifi imkansız manzaralar
eşliğinde mehter takımı gibi
ilerleyebiliyoruz; “ilerle
iki vites at – dur bir foto
çek” şeklinde.
Peter & Heidi çizgi
filmlerine emsal yaylalar,
vadiler; otlamaktan bıkmış
her boydan mesut hayvanlar
ver her dağ yarığından
süzülen kar suları… Buna siz
de dereleri, kuş seslerini,
pırıl pırıl parlayan güneşi
ve çiçek (kimi zaman tezek)
kokusunu ekleyin…. İşte Santa vadisi özelinde doğu
Karadeniz yaylaları böyle
bir yer.
Işhanlı köyü; vadinin 7
köyünden biri ve orjinalliği
az bozulmuş bir rum köyü.
Yusuf dayı ise, hepimizin
gönlünde taht kuran, sohbeti
doyumsuz, misafirperver bir
Karadeniz köylüsü. Her giden
arkadaşın tanışmasını
hararetle tavsiye ederim.
Bir saatten faza süren
sohbetimizde zamanın nasıl
geçtiğini bile anlamadık.
Biraz zaman darlığı biraz da
bizim tercihimzden, vadideki
diğer köyleri ziyaret
etmeyip, aşağıya doğru yola
devam ettik. İşhanlı
köyünden aşağıya inişin ilk
km’leri gerçekten zorlu
oldu. Hemen hiç araç trafiği
olmayan, otların kimi
yerlerde belimize kadar
yükseldiği dar bir patika
yol… Bir tarafı dağ, diğer
tarafı uçurum. Uçurum
tarafındaki manzara ise, hem
mecazi hem de gerçek
anlamıyla ömre bedel (target
fixation.
Tüm foto molaları, dere
kenarı dinlenceleri ile
yaklaşık 5 saat süren bir
yolculuktan sonra Yanbolu
nehri ile beraber denize
kavuştuk. |
 |
| |
|
 |
| |
Kendimizi Araklı’da, aynı
zamanda düğün salonu olarak
da faaliyet gösteren bir
açık hava restaurantına
atarak, kazınan midelerimize
bayram ettirdik. Akşam üstü,
Turgay’ın tavsiyesine
uyarak, depomuz dolu bir
şekilde sahili Of’ta terk
edip Uzungöl’e doğru
yollandık.
Gün batımına doğru
vardığımızda, resimlerinden
tanıdığımız Uzungöl’ün
resimlerinin kendisinden
daha çarpıcı olduğunu derhal
tespit ettik. Ama “orada
olmanın” verdiği haz, hele
bir de leziz bir alabalıkla
süslenirse, hiçbir şeye
değişilmez. Tabi yanında
rakı verseler daha bi güzel
olacaktı ama, heyhat,
müessese bekar(!) erkeklere
rakı vermezmiş. Arka
masadaki aile içti – biz iç
çektik… Gece konaklama ve
yemeğimizi yörenin iyi
tesislerinden İnan
Kardeşlerde yaptık. Seçenek
çok… Ama iyi bir “horon”
izlemek isterseniz, bu
otelin garsonlarını tek
geçeriz. Gece boyu tüm
müşteriler pistte, garsonlar
masalarda iş başındaydı.
Gecenin sonunda garsonlar
piste çıkınca müşteriler
masalara geri çekildiler.
Profesyonel olduklarını
düşündüğümüz garsonlar (3
kişi) tüm izleyenlerin azını
bir karış açık bıraktıran,
izlemekten yorgun düşüren
bir performansla eşsiz bir
horon gösterisi sundular
bize. Saniyesini ziyan
etmeye kıyamadığımız bu
gösteriyi, kameramızı odadan
alamadığımız için maalesef
kaydedemedik. Bundan sonra
oraya gidecek arkadaşlar
mutlaka bu konuda hazırlıklı
ve gerekirse israrcı
olsunlar. |
 |
| |
|
 |
| |
3.gün :Uzungöl – Demirkazık
(Ziyarettepe) – İkizdere –
Ovit geçidi – İspir –
Yusufeli
Bugün, tüm gezinin en uzun
günü olacak. Bizim orijinal
niyetimiz (TAÖ – Turgay
Avcı’dan Önce), geziyi en
uzak noktadan başlatıp, her
geçen gün son hedefe
yaklaşmaktı. Turgay’ın
müdahalesi sonrası, en uzak
noktaya gitme etabı bugüne
sarktı. Sabahki hedefimiz
Artvin – Şavşat’a kadar
gidebilmek, ama günün
ilerleyen saatlerinde
programı revize edip
Yusufeli’nde kalmak daha
uygun geldi.
Turgay’ın milimetrik tarifi
ile yola çıktık.
İstikametimiz güney… Yani
gene dağlara çıkıyoruz.
Uzungöl’ün çatısına
çıkacağız, bir yerden de
geçidi bulup İkizdere yönüne
düşeceğiz. Yolun başlarında
dereyi takip ediyoruz
kıyısından, aksi gibi
önümüzdeki minibüsler feci
toz kaldırıyorlar ve
sollamak de pek mümkün
değil. 12nci km’de aynen
Turgay’in dediği gibi sapağı
buluyor ve bizden sona
gelecek arkadaşlar için
işaretliyoruz.
Buradan yukarı daha dik bir
yol. Döne döne tırmanıyoruz.
Sık sık, TKC80’lere minnet
duyuyoruz. “Artık buralara
pek gelen olmuyordur, kim
niye açmış acaba bu
patikaları?” diye düşündüğüm
bir sırada koca bir köye
varıyoruz. Hafif bir şok
geçirdiğimi de itiraf
edeyim. |
 |
| |
|
 |
| |
Hadi Ford Transit’leri
anladım da, yeni model
Mercedes’ler ve Citroen’ler
çok feci södürdü havamı,
oysa ben kendimi
“off-roadçu” zannetmek
üzereydim.
Yukarı doğru devam… Her ne
kadar yanlış girilebilecek
bir sapak olmasa da yol
boyu, gene de bir teyit
almak istiyor insanoğlu,
doğru yolda gittiğine dair.
Gökyüzüne yakın bir köşede,
birkaç vatandaşa rastlayıp
sorduk “İkizdere yolu
nicedir ?”. Ömürlük cevap;
“ha şu karşıki dağı göriysen?
Ha o bulutun gölgesinin
düştuği yol çatindan
sapacaysindur daaa!” Biz de
“Uiyyy!.. Sağolasin
dayıciğum!” diyip yola devam
ediyoruz. Bu noktdan
itibaren yol gittikçe daha
çetin bir hal alıyor. Artık
başka bir köy – mahalle yok
ve bir kenarı yüzlerce
metrelik dik yamaç olan bu
yolu, bizden önce belki bi
de Turgay kullanmıştır. Dar
bir patika; çakıl kaplı
gevşek bir zemin, dağın
yamacından döne döne yukarı
tırmanıyor.
Konsantrasyonumuz zirvede,
düşmeyelim diye vadinin
dibine… yorucu ve gerilimli
ama bir o kadar da maceralı
bir yol sonunda vardık
zirveye. |
 |
| |
|
 |
| |
Ziyarettepe deniyormuş
buraya. Dört adet mezar var
belki ondandır. Hemen
bitişiğinde zirvenin
kendisi. İrtifa konusunda
rivayet muhtelif, ama ben en
insaflı olanını alayım;
3.300metre. Bu durumda biz
de 3.100 metrede oluyoruz.
Arkamızda yaklaşık 1,5 – 2
saatlik zorlu bir parkur
bırakmışız ve çok net bir
şekilde yüksek irtifadaki
oksijen eksikliği kendini
hissettiriyor. Motorlarımızı
yan ayaktan kaldıran bir
rüzgar var ve uzaklardaki
karlı tepeler bizden daha
alçakta. Kendimi Allah’a
yakın hissediyorum ve bu his
özellikle de uçurumun
kenarına yaklaştığımda pek
bi artıyor(!). Kısa bir mola
vermek istiyoruz bu sıra
dışı mekanda. Rüzgara kuytu
bir yer ararken motorları
park etmek için, yolun
devamına bir göz atıyorum.
Artık tepeyi aşıp, dağın
diğer yüzüne geçiyoruz ve
dağın arka yamacına bakıyor
yolumuz….. o da ne ? Yol kar
mı kaplı ? Nassı yani ? 2
saat yüreğimiz azımızda
tırmandık ve kar (buz!)
yolumuzu mu kesiyor?
Gözlerime inanmak istemez
bir şekilde 15 – 20 metre
daha yaklaşıyorum
beyazlığa…. Maalesef…
Yolumuzun üzerinde 20 – 30
metrelik bir kısım kar – buz
altında.
Bir anda moral ve
motivasyonumun Hindenburg
zeplini gibi çöktüğünü
hissediyorum. Acaba bir ince
hat açıp geçirebilir miyiz
motorları ? Selami buzun
sertliğini kontrol etmek
için üzerinde zıplıyor; taş
gibi… Tekmeliyor botuyla,
kazabilir miyiz diye; gene
taş gibi….
Kendimi istemeye istemeye
geri dönüş fikrine
alıştırmaya çalışıyorum.
Uzaktan rüzgarın arasından
Armağan’ın sesi geliyor,
“yol bulduuumm !”… Demek ki
o buz engeli buranın
müdavimi ki; tam da o buzlu
bölgeye by-pass yapan belli
belirsiz bir patika
buluyoruz. Ne de mutlu olduk
ama !... Motorları o daracık
yolda geri çeviriyoruz,
yakın mesafeden bile rüzgar
sesini bastırabilmek için
bağırarak konuşuyoruz;
oksijensizlik bizi derhal
dermansız bırakıyor; dinlene
dinlene çalışıyor ve sonunda
o patika sayesinde yeniden
yola revan oluyoruz.
Dağın bu kısmında aşağı inen
yolun zemini pek gevşek ve
tepeden aşağı akan kar
suları, döne döne inen yolda
defalarca yolumuza
çıkıyorlar. İndikçe tek tük
evler, önce mahalle, sonra
köy oldu ve biz sonunda
İkizdere – Ovit geçidi
yoluna vardık. Hiç zaman
kaybetmeden aldığımız hızla
Ovit Dağı geçidini aşıyoruz.
Bu geçit, yurdumuz
karayollarının en yüksek
geçidi 2610 metre ve ancak
senenin 3-4 ayı
kullanılabiliyor, geri kalan
sürede kardan kapalı.
Ovit geçidinin güney dibi
İspir. Yemek ve benzin için
yaptığımız zorunlu mola,
planladığımızdan daha uzun
sürüyor. Artvin – Şavşat
hedefiyle yeniden yola
koyulduğumuzda, önümüzde
Yusufeli’ne kadar 77km
sonrasında da 100km daha
var. Biraz tempolu gidip çok
geçe kalmadan varmayı
düşünüyoruz. Ama ne mümkün?
Güzel başlayan İspir –
Yusufeli yolu, kısa süre
sonra ciddi off-road halini
alıyor. Tek arabalık toprak
bir yol, keskin ve kör
dönüşler, kimi dere
geçişleri (!) ve en tatsızı
da, fütursuz kamyonlar.
Tahminlerimizden çok daha
uzun ve yorucu süren bu
etabın sonlarına doğru
atlattığımız çok ciddi kaza
tehlikeleri, yıpranan
sinirlerimizi iyice zorluyor
ve yola devam etmeyip
Yusufeli’nde konaklamayı
kararlaştırıyoruz. Barselona
Otel, çöldeki bir vaha gibi
karşılıyor bizi.
|
 |
| |
|
 |
| |
4. gün : Yusufeli – Şavşat –
Karagöl – Artvin
Yusufeli’nden Artvin’e giden
yol, Çoruh nehri vadisini
takip ederek, kıvrıla
kıvrıla, harika bir asfalt
ve keyifli virajlarla
ilerliyor, dünkü kötü yolun
acısını çıkartıyoruz.
Şavşat’ı kısaca turladıktan
sonra, Karagöl’e
yöneliyoruz. Dağların
arasında, ormanın ortasında,
neredeyse karşı kıyısına taş
atılabilecek boyutta, şirin
bir göl.
Yolu bozuk ama geçilen
köyler ve varılan göl o
kadar nefis ki, her türlü
ızdıraba değer.
Ah bi de yiyecek bi şey
olsaydı da aç
kalmasaydık!...
Dönüşümüz aynı yoldan
Artvin’e. Pragramımızdaki
küçük sapmadan dolayı
Meydancık, Cehennem deresi
kanyonu gibi bazı yerleri
pas geçmek zorunda
kalıyoruz. Artvin’e giden
yol baraj inşaatı sebebiyle
hem bir dağı aşan varyanta
yönlendirilmiş hem de belli
saatlerde dinamitleme
çalışması sebebiyle
kapatılıyor. Varyant,
günlerdir toprakta debelenen
bizlere cennet gibi geliyor
ve altımızdaki TKC80’lerin
varlığını unutup, viraj
keyfi yapıyoruz. Artvin, hiç
diğer Anadolu şehirlerine
benzemiyor.
Bir dağın tepesini sarmış.
On dakikada çıkılıyor şehir
merkezine, dağı sarmal dönen
2 yolla. Medeniyete ulaşınca
benzinciye girip motorları
yıkıyoruz ve bir dost
katılıyor aramıza sarı
F650GS’iyle Ahmet; haberini
almış 3 büyük motor
geldiğini şehre, bizi
karşılamaya gelmiş. Sağolsun,
bize otelimize (Konak Otel)
kadar rehberlik ettiği
yetmezmiş gibi akşam da
restaurantına yemeğe davet
etti.
O akşam Artvin’i, doğasını
ve insanlarını daha bir
sevdik, hem motorcu hem de
vatandaş olarak. Artvin’de
çok sayıda hobby motorcusu
arkadaşımız var. Genelde
enduro ve cross motorlarıyla
hemen yanı başlarındaki
dağları, taa Gürcistan’a
kadar uzayan parkurlarla
geziyorlar. Hepsine buradan
tekrar selam yolluyor ve
yeniden görüşme sözü
veriyoruz. |
 |
| |
|
 |
| |
5. gün : Artvin – Borçka -
Macahel (Camili) – Borçka –
Hopa
Artvin’i gönlümüzde müstesna
bir köşeye yerleştirdikten
sonra, yolun açık olduğu
saati de kollayarak
Borçka’ya doğru hareket
ettik. Artvin – Borçka arası
baraj inşaatları sebebiyle
defalarca toprak servis
yoluna sevk ediliyor hatta
zaman zaman kesiliyor.
Borçka’da benzin ve yol
hakkında bilgi aldıktan
sonra Macahel geçidine doğru
yola çıktık.
Muratlı yolundan ayrıldıktan
itibaren, yeşilin 1001
tonunu izleyerek gene yukarı
doğru ilerledik.
Geçidin zirvesine
yaklaştıkça, güneşli açık
hava gitti, yerini sisli,
puslu bir havaya bıraktı.
Zirveye ulaştığımızda ise
artık hava “sıvı” haldeydi.
Yağmayan ve havada duran
yağmur gibi… Sisten görüş
mesafesi 5 metreye inmiş,
soluduğumuz hava ıslaktı.
Birbirimizin farlarını
kaybetmeden inişe
geçtiğimizde, asfalt da bizi
terk etti. Şartlar
zorlanmaya başladı derken,
sis açıldı ama sağnak yağmur
başladı. Bu yağmur, dozunu
hiç azaltmadan bize Macahel
köyüne kadar eşlik etti. Yol
zirveyi aştıktan bir süre
sonra, ormanın içine daldı.
Yanından geçtiğimiz tek tük
evler olmasa, balta girmemiş
orman diyeceğim. Ağaçların
dalları yolun üzerine
sarkmış, yağmur suları dere
olmuş kimi zaman önümüzde,
kimi zaman yanımızda akıyor
ve sık sık da yolumuzu
kesiyor tabi. Dar, ıslak,
toprak bir yol, bir yamacın
kenarından aşağı indiriyor
bizi. Karşıdan değil araba,
motor gelse, birimizin durup
yamaca yaslanması lazım,
diğeri de tekerleklerini
kanallara düşürmeden
geçecek.Yağmur tüm
önlemlerimize rağmen iç
organlarımıza kadar ıslattı
bizi. Ama havanın sıcak
oluşu sebebiyle üşümeden
devam ettik. 45km lik yol
yaklaşık 2 – 2,5 saat sürdü
– molasız!… Ama sonunda
cennete vardık; Macahel
köyü.
Sanki zaman durmuş… Evler
yılllaaaaar önce yapıldığı
gibi duruyor.
Bir tek Tema’nın yapıları
yeni. Her şey ahşap; evl er,
ahırlar, kahvehane hatta
cami bile. |
 |
| |
|
 |
| |
Arıcılık ve tarım
yapılıyormuş. Maalesef 10
gün erken geldiğimiz için
bal hasat edilmemişti ama
halkı zaten bal gibi. Bizi
en klas otelde bile
göremeyeceğimizi bir muamele
ile ağırladılar. Şömine
yakıldı, kıyafetler
kurutuldu, çaylar ısmarlandı
harika sohbetler edildi.
Muhtar Armağan’a çevreyi
gezdirirken, birisi bana
arıcılığı anlatıyordu,
başkası Selami’ye köyün
tarihçesinden bahsediyordu.
Biz de bu güzel insanları ve
eşsiz doğasıyla, 1001 yeşil
rengiyle Macahel köyünden
ayrılmak istemedik. Akşam
çökerken burayı da
gönlümüzde özel bir yere not
edip, geldiğimiz yoldan bu
sefer yağmursuz olarak geri
döndük.
Zirvedeki sis ve ıslak hava
baki ama… Borçka’dan Hopa’ya
döndük. 16 köprüden geçen,
tadından yenmez bir 40km ile
Borçka’ya, deniz seviyesine
indik.
Gece Peronti Otel’de kaldık.
Yemekten sonra yorgunluktan
odamızın yolunu zor bulduk.
|
 |
| |
|
 |
| |
6. gün : Hopa – Sarp – Kemal
Paşa – Güreşen – Borçka –
Hopa
Bugünün programı yıllar
önceden yapılmıştı.
Armağan’ın baba tarafından
büyük dedeleri Borçka’nın
Behlivan (yeni adı Güreşen)
köyünden göçmüşler yüz yıl
önce. Biz de bu gezi
vesilesiyle bir çeşit iadeyi
ziyaret yapacağız. Sabahtan
önce Sarp sınır kapısına
gittik, memleketin sağ üst
köşesine.
Salimen vardığımız Hopa’da
bu akşamki yemeğimiz, benim
1982’den beri peşinden
koştuğum “cıvıklı pide”
oldu. Yuvarlak, kenarları
yüksek bir pide, içinde
erimiş tereyağı, yumurta ve
peynir var. Güzelmiş, ama 23
sene beklemeye değer mi?
7. gün : Hopa – Ardeşen –
Çamlıhemşin – Ayder – Yukarı
Kavrun yaylası
Sabah Hopa’dan ayrılıp,
Çamlıhemşin’e gittik.
Buradan dereyi takip ederek
Ayder yaylasına doğru devam
ettik.
Buraya kadar asfalt yoldan
geliniyor. Ayder; daha sonra
gördüğümüz gerçek bir
yaylayla kıyaslandığında,
daha çok piknik – sayfiye
yeri havsında (artık). Çok
sayıda ve her seviyede
oteli, belediye tarafından
işletilen kaplıcası, bir çok
restaurantı var.
Biz Sis otelde yer
bulabildik. Yerleşmenin
ardından muhlama yiyip
kuvvet topladık ve Selami’yi
yaş haddinden emekli edip,
Armo’yla ikimiz Kavrun
yaylalarına yola çıktık. Bu
parkur, bu gezi içinde
katettiğimiz en kırıcı
parkur oldu.
Çok ve sivri taşlarla kaplı
bu yolda, lastik
seçimimizdeki isabetimizi
kesinleştirmiş olduk.
Yaklaşık 45 dakika süren ve
Aşağı Kavrun yaylasından da
geçen yolculuğumuzun
sonunda, ilk ciddi dere
geçişimizi de yaparak Yukarı
Kavrun’a vardık. |
 |
| |
|
 |
| |
Hayvanların serbestçe
dolaştığı, kadınları örgü
ördüğü, erkeklerin bir arada
oturduğu, kimisi ahşap –
kimisi beton evlerden oluşan
bir yayla.
Sis aşağıdan yukarı doğru,
inanılmaz bir hızla hareket
ediyor.
Zirveler karla kaplı ve
eriyen kar suları hatırı
sayılır bir dere
oluşturmuşlar, üzerinden
köprüyle geçiliyor.
Zirvedeki tek kahvehanede
aynı zamanda yemek de varmış
ama biz çay istedik; “içmek
içun midur?” diye sordu
çaycı… “Başka ne içun
olabilur daaa?” dedim, o da
bilmiyormuş. Ama GSM
şebekesini kandıracak kadar
zeki, o ayrı… |
 |
| |
|
 |
| |
Akşam yemeğimizi, Ayder’de
bir restaurantda, kara
lahana çorbası, sarması, laz
böreği ile şenlendirerek
yedik. Gecenin ilerleyen
saatlerinde yerli ve yabancı
halkın bir araya gelip tulum
eşliğinde horon tepmesi
başta çok eğlenceli bir
seyirlikdi. Bir süre sonra o
tulumun sesi kulağımızdan
girip beynimizi delmeye
başladı, biz de kaçtık.
8. gün : Ayder – Zil Kale –
Çayeli – Trabzon
Gezinin son günü. Artık
tozlanmak, çanta doldurup
boşaltmak, hatta bazı
aşamalarda motor kullanmak
bile zor gelmeye başladı.
Ama Zil Kale’yi görmeden
gitmek olmaz. Çantaları
Çamlıhemşin’de bırakıp,
eşsiz güzellikteki konaklara
baka baka; Zil Kale’ye
gittik.
Meşhur Fırtına Deresi
köprülü kemerinin
ihtişamından da etkilenmemek
olası değil.
Gerçek olamayacak kadar
ilginç bir yer. Düşman
nereden nasıl gelecek de,
buradan gözetlenecek. Vadide
hareket etmek çok zor – çok
yoğun orman, edeni görmek de
tamamen imkansız. Neyse,
vardı bir bildikleri
herhalde.
|
 |
| |
|
 |
| |
Yeniden Çamlıhemşin’e
geldiğimizde, yeni – yeni
bir motorcu dost edindik;
kendi tasarımlarıyla
şekillendirdiği Süper
Tenere’si ve Ahmet.
Tekrar sahile indiğimizde
ise, hepimizin aklında
Hüsrev’in meşhuuur kuru
fasülyesi vardı; belki de
bundandır Çayeli’ne kadar
gazlamamız. Kuru fasülyeleri
yedikten sonra da gazladık
ama o başka sebeplerden…
Olağan üstüydü kuru + pilav,
belirtmeden geçemeyeceğim.
Akşam Trabzon’a
vardığımızda, otel (Horon
otel) bulup kendimize,
doğruca ambarlara gittik
motorları teslim etmek için.
Gene itinalı bir çalışma ile
motorlarımız paletlerin
üzerinde paketledik, artık
lazım olmayacak çantaları da
ekleştirip, motorlarımızla
vedalaşarak gece otelimize
döndük. Bir haftanın biriken
yorgunluğu ve yıllardır
hayali kurulan projeyi
gerçekleştirmiş olmanın
haklı gururu, en kısa
zamanda yeniden gelerek
eksikleri tamamlama
dürtüsüne ve bu güzel
memleketten ayrılmanın
üzüntüsüne karıştı. Kimseden
bir ses çıkmıyordu,
dönerken. Keyifli bir
keyifsizlik gibi bir şey…
|
| |
|
 |
| |
9. gün: Trabzon – İstanbul
Sabah Zafer Akçay (GamsizSeyyah
– İzmir) katıldı aramıza.
Kendisi motorla dün gelmiş,
eşi uçakla bu öğlen
gelecekmiş. Beraber
kahvaltıdan sonra, kısa bir
şehir turu yaptık.
Dağlardaki sınırsız
dinginlikten sonra biraz
fazla hengame geldiyse de
şehir hayatı, İstanbul’dan
önce bir çeşit geçiş aşaması
oldu bizim için; şehrin
dozunu kademe kademe
arttırdık gibi oldu.
Akşam üstü bizim de uçağımız
vardı İstanbul’a ve
kafamızda sadece, bir
sonraki doğu Karadeniz
gezisinin prototip planları
dolaşıyordu. Eşli versiyon,
cipli versiyon, motorlu
versiyon…. Say say bitmez.
Bu geziyle ilgili burada
sadece bir kısım resimleri
paylaşıyoruz sizlerle. Neden
? Çünkü daha gösterecek bir
de filmimiz var; hem
on-board, hem handycam
çekimlerinden derlenen.
Yolları, anlık duyguları,
resim karelerine sığmayan
manzaraları ve tabi
şaklabanlıklarımızı da
kaydettik. Eğer bu kadarı
hoşunuza gitti ise, belki
onları da izler, keyfimize
ortak olursunuz.
Net sekiz, brüt dokuz gün
süren bu gezi, hepimizde
yeni ufuklar açtı. Daha doğu
Karadeniz’de görmemiz
gereken sürüyle yer – yöre,
tanışmamız gereken yüzlerce
dost var. En kısa zamanda
herkese, motorlu – cipli –
botlu, vs… bi şekilde doğu
karadenizi gezmeyi
sağlayacak vesileler
dilerim.
Gitmeyi planlayan
arkadaşlara da, Turgay kadar
olamasa bile, seve seve
yardımcı olmayı deneriz.
Selamlar
-
Meraklısına bazı notlar;
gezinin toplamı yaklaşık
1400km (Trabzon'dan -
Trabzon'a), bunun yaklaşık 500km kadarı
toprak yol - sert
stabilizeden, ciddi off-raod'a
kadar her tür var, Sadece bir kez; o da
Macahel'e gittiğimiz gün
yağmur yedik, kalan sürede
have hep günlük güneşlikdi.
Konaklamalarımızda otel
tercih ettik, TKC80 (Selami - Mitas
kullandı) dişli lastikler,
bize hem güven verdi, hem de
sağlamlık verdi. Tourance
ile de aynı parkur yapılır
ama her an yarılma riski /
endişesi huzursuz eder,
özellikle
gevşek zeminde sürüş
güvensiz olur.
Yalnız dişli lastik
benzin sarfiyatını
%15 - 20 arttırıyor.
Hiç benzinsiz
kalmadık ama
önlemimiz vardı.
Ayrıca birçok köy
bakkalında (acil
durum için) benzin
bulunabiliyor.
|
|
 |
|
 |
 |
|