Geziler Ana Sayfa

 

  Selam dostlar,

Geç oldu biraz, kusurumuza bakmayın. Ancak fırsat yaratabildik. Biz, aşağıda isimleri bulunanlar, unutulmaz bir Doğu Karadeniz gezisi yaptık ve işte kısa ve özlü hikayesi….

Kaya Gümen - R1200GS
Armağan Albayrak – R1100GS
Selami Eralp – Transalp
 

 

Sıcak bir temmuz akşamı çaya gittik Turgay Avcı’ya. 2 senedir hayalini kurup, son 6 aydır da planını yaptığımız doğu Karadeniz gezimizin planının bir anlamda “iyi olmuş” şeklinde konfirmesini almayı ümit ederek. Sonuç ne oldu? Bizim 6 aylık çalışma 6 dakika sonra çöpe gitti, yerine bambaşka ama çok daha heyecan verici bir rota oluştu. Tekrar teşekkürler Turgay.

Gezilecek yerlerin çokluğu ama buna karşılık zamanın darlığı sebebiyle, motorlarımızı Trabzon’a kadar kamyonla göndermeyi uygun bulduk. Böylece TKC80’lerimizi korumuş olduk. Motorların nakli için, primitif bir palet tasarladık; yükleme – indirme forklift ile yapılabilsin diye.

Motorları da paletlerin üzerine yeterli sayıda straplayarak sabitledik ve üzerlerini cömertçe baloncuklu naylonla sardık. Nakliyeyi Topkapı ambarlarda yer alan Trabzon Taşımacılık Ltd. yaptı. Motorları Salı akşamı teslim ettik. Biz de cumartesi sabahı Trabzon’a uçakla gidip ambara vardığımızda, motorlarımız hiç hasarsız bir şekilde bizi bekliyorlardı. Merak edenler için maliyet; palet + nakliye + uçak (gidiş & dönüş) = 650YTL civarında tuttu.

1.gün : Trabzon – Zigana – Hamsiköy – Sümela – Dilaver Yaylası
Ambardan öğlen saatlerinde yola çıkabildik ve rotamızı eski yoldan Zigana geçidi zirvesine çevirdik. Hamsiköy’den itibaren, toprakla ilk kez buluştuk. Eski Zigana geçidi, artık sadece gezi amaçlı olarak ziyaret ediliyor, kışları da kayak pisti olarak kullanılıyor, teleferikler var.

 

 

Muhteşem manzarasının yanı sıra, muhteşem et – mangal imkanları var. Biz de bundan ziyadesiyle faydalandık tabi. Yıllardır hayali kurulan ve gün gün hatta sonlara doğru saat saat geri sayılan bir geziyi gerçekleştiriyor olmanın heyecanı, iştahımızı açmıştı – sanki önceden kapalı mıydı ??? Zigana geçidinden dönüşümüzü yeni yoldan yani tünelden yaptık… Avrupa ölçeğinde basit de olsa, tünelin ihtişamıyla bizi etkilediğini itiraf ediyorum. Dışarısı 35 derece iken, içerisi max 15 derece ve git git bitmiyor….
Dönüş yolunda Hamsiköy’de mola verdik ve meşhur sütlacından yedik. Fırınlanmamış ama güzel. Hamsiköy; daha sonra benzerlerini çok göreceğimiz, geçimi tarım ve hayvancılık olan şirin bir dağ köyü. İnsanları; doğu Karadeniz dağlarının kuzey yamacındaki tüm insanlar gibi, şen ve misafirperver. Ve inanamayacaksınız ama kimse bizim motorların “kaç bastığını” ve “kaça gittiğini” merak etmiyor.

Yolumuza biraz da aceleyle devam ederek, Sümela manastırına gittik. Kötü (hatta çok kötü) restorasyonuna rağmen hala etkileyici bir yer… İster uzaktan görünen ihtişamından diyin; ister insanı canından bezdiren tırmanma parkurundan diyin… sonuçta; ziyaretçisinde iz bırakan bir yer.

Günün son etabı; manastırın olduğu parkın içinden ayrılan yaklaşık 15km lik, toprak bir yolculuktan sonra ulaşılabilen Dilaver yaylasına gidişimiz oldu. “Yukarı, hep yukarı” sloganıyla özetleyebileceğim bu etap sonunda, karlı tepelere ve gece konaklayacağımız Dilaver Yayla Tesisleri’ne vardık.

 

 

Müthiş bir manzara, tertemiz bir hava ve tarifsiz misafirperverlik. Gecemiz sohbetle geçti.

Nuri (Dilaver) abiyle, buraları gezen Hopa’lı bir doktor ve ailesi ile, civar köylerden gelen vatandaşlar ile saatlerce sohbet ettik. 2 Temmuz tarihinde bile soba yakılması gerekebildiğini bizzat tespit ettik. Hatta; Selami, kuzeye bakan ve duvarından rüzgar geçen odasında soğuktan donmamak için, gecenin yarısında kendini odanın dışına atmak zorunda kalmış.

2. gün : Dilaver Yaylası – Santa Vadisi – Yanbolu (Arsin) – Uzungöl
Pırıl pırıl bir güne uyandık ve hala tadı damağımda kalan ballı – kaymaklı bir kahvaltı ettik. Bir bölümü zor olması beklenen, yaklaşık 60km lik bir off-road etabı vardı programımızda. İlk durak Santa vadisi. Tarifi imkansız manzaralar eşliğinde mehter takımı gibi ilerleyebiliyoruz; “ilerle iki vites at – dur bir foto çek” şeklinde.

Peter & Heidi çizgi filmlerine emsal yaylalar, vadiler; otlamaktan bıkmış her boydan mesut hayvanlar ver her dağ yarığından süzülen kar suları… Buna siz de dereleri, kuş seslerini, pırıl pırıl parlayan güneşi ve çiçek (kimi zaman tezek) kokusunu ekleyin…. İşte Santa vadisi özelinde doğu Karadeniz yaylaları böyle bir yer.

Işhanlı köyü; vadinin 7 köyünden biri ve orjinalliği az bozulmuş bir rum köyü. Yusuf dayı ise, hepimizin gönlünde taht kuran, sohbeti doyumsuz, misafirperver bir Karadeniz köylüsü. Her giden arkadaşın tanışmasını hararetle tavsiye ederim. Bir saatten faza süren sohbetimizde zamanın nasıl geçtiğini bile anlamadık.

Biraz zaman darlığı biraz da bizim tercihimzden, vadideki diğer köyleri ziyaret etmeyip, aşağıya doğru yola devam ettik. İşhanlı köyünden aşağıya inişin ilk km’leri gerçekten zorlu oldu. Hemen hiç araç trafiği olmayan, otların kimi yerlerde belimize kadar yükseldiği dar bir patika yol… Bir tarafı dağ, diğer tarafı uçurum. Uçurum tarafındaki manzara ise, hem mecazi hem de gerçek anlamıyla ömre bedel (target fixation.

Tüm foto molaları, dere kenarı dinlenceleri ile yaklaşık 5 saat süren bir yolculuktan sonra Yanbolu nehri ile beraber denize kavuştuk.

 

 

Kendimizi Araklı’da, aynı zamanda düğün salonu olarak da faaliyet gösteren bir açık hava restaurantına atarak, kazınan midelerimize bayram ettirdik. Akşam üstü, Turgay’ın tavsiyesine uyarak, depomuz dolu bir şekilde sahili Of’ta terk edip Uzungöl’e doğru yollandık.

Gün batımına doğru vardığımızda, resimlerinden tanıdığımız Uzungöl’ün resimlerinin kendisinden daha çarpıcı olduğunu derhal tespit ettik. Ama “orada olmanın” verdiği haz, hele bir de leziz bir alabalıkla süslenirse, hiçbir şeye değişilmez. Tabi yanında rakı verseler daha bi güzel olacaktı ama, heyhat, müessese bekar(!) erkeklere rakı vermezmiş. Arka masadaki aile içti – biz iç çektik… Gece konaklama ve yemeğimizi yörenin iyi tesislerinden İnan Kardeşlerde yaptık. Seçenek çok… Ama iyi bir “horon” izlemek isterseniz, bu otelin garsonlarını tek geçeriz. Gece boyu tüm müşteriler pistte, garsonlar masalarda iş başındaydı. Gecenin sonunda garsonlar piste çıkınca müşteriler masalara geri çekildiler. Profesyonel olduklarını düşündüğümüz garsonlar (3 kişi) tüm izleyenlerin azını bir karış açık bıraktıran, izlemekten yorgun düşüren bir performansla eşsiz bir horon gösterisi sundular bize. Saniyesini ziyan etmeye kıyamadığımız bu gösteriyi, kameramızı odadan alamadığımız için maalesef kaydedemedik. Bundan sonra oraya gidecek arkadaşlar mutlaka bu konuda hazırlıklı ve gerekirse israrcı olsunlar.

 

 

3.gün :Uzungöl – Demirkazık (Ziyarettepe) – İkizdere – Ovit geçidi – İspir – Yusufeli
Bugün, tüm gezinin en uzun günü olacak. Bizim orijinal niyetimiz (TAÖ – Turgay Avcı’dan Önce), geziyi en uzak noktadan başlatıp, her geçen gün son hedefe yaklaşmaktı. Turgay’ın müdahalesi sonrası, en uzak noktaya gitme etabı bugüne sarktı. Sabahki hedefimiz Artvin – Şavşat’a kadar gidebilmek, ama günün ilerleyen saatlerinde programı revize edip Yusufeli’nde kalmak daha uygun geldi.
Turgay’ın milimetrik tarifi ile yola çıktık. İstikametimiz güney… Yani gene dağlara çıkıyoruz. Uzungöl’ün çatısına çıkacağız, bir yerden de geçidi bulup İkizdere yönüne düşeceğiz. Yolun başlarında dereyi takip ediyoruz kıyısından, aksi gibi önümüzdeki minibüsler feci toz kaldırıyorlar ve sollamak de pek mümkün değil. 12nci km’de aynen Turgay’in dediği gibi sapağı buluyor ve bizden sona gelecek arkadaşlar için işaretliyoruz.

Buradan yukarı daha dik bir yol. Döne döne tırmanıyoruz. Sık sık, TKC80’lere minnet duyuyoruz. “Artık buralara pek gelen olmuyordur, kim niye açmış acaba bu patikaları?” diye düşündüğüm bir sırada koca bir köye varıyoruz. Hafif bir şok geçirdiğimi de itiraf edeyim.

 

 

Hadi Ford Transit’leri anladım da, yeni model Mercedes’ler ve Citroen’ler çok feci södürdü havamı, oysa ben kendimi “off-roadçu” zannetmek üzereydim.

Yukarı doğru devam… Her ne kadar yanlış girilebilecek bir sapak olmasa da yol boyu, gene de bir teyit almak istiyor insanoğlu, doğru yolda gittiğine dair. Gökyüzüne yakın bir köşede, birkaç vatandaşa rastlayıp sorduk “İkizdere yolu nicedir ?”. Ömürlük cevap; “ha şu karşıki dağı göriysen? Ha o bulutun gölgesinin düştuği yol çatindan sapacaysindur daaa!” Biz de “Uiyyy!.. Sağolasin dayıciğum!” diyip yola devam ediyoruz. Bu noktdan itibaren yol gittikçe daha çetin bir hal alıyor. Artık başka bir köy – mahalle yok ve bir kenarı yüzlerce metrelik dik yamaç olan bu yolu, bizden önce belki bi de Turgay kullanmıştır. Dar bir patika; çakıl kaplı gevşek bir zemin, dağın yamacından döne döne yukarı tırmanıyor. Konsantrasyonumuz zirvede, düşmeyelim diye vadinin dibine… yorucu ve gerilimli ama bir o kadar da maceralı bir yol sonunda vardık zirveye.

 

 

Ziyarettepe deniyormuş buraya. Dört adet mezar var belki ondandır. Hemen bitişiğinde zirvenin kendisi. İrtifa konusunda rivayet muhtelif, ama ben en insaflı olanını alayım; 3.300metre. Bu durumda biz de 3.100 metrede oluyoruz. Arkamızda yaklaşık 1,5 – 2 saatlik zorlu bir parkur bırakmışız ve çok net bir şekilde yüksek irtifadaki oksijen eksikliği kendini hissettiriyor. Motorlarımızı yan ayaktan kaldıran bir rüzgar var ve uzaklardaki karlı tepeler bizden daha alçakta. Kendimi Allah’a yakın hissediyorum ve bu his özellikle de uçurumun kenarına yaklaştığımda pek bi artıyor(!). Kısa bir mola vermek istiyoruz bu sıra dışı mekanda. Rüzgara kuytu bir yer ararken motorları park etmek için, yolun devamına bir göz atıyorum. Artık tepeyi aşıp, dağın diğer yüzüne geçiyoruz ve dağın arka yamacına bakıyor yolumuz….. o da ne ? Yol kar mı kaplı ? Nassı yani ? 2 saat yüreğimiz azımızda tırmandık ve kar (buz!) yolumuzu mu kesiyor? Gözlerime inanmak istemez bir şekilde 15 – 20 metre daha yaklaşıyorum beyazlığa…. Maalesef… Yolumuzun üzerinde 20 – 30 metrelik bir kısım kar – buz altında.

Bir anda moral ve motivasyonumun Hindenburg zeplini gibi çöktüğünü hissediyorum. Acaba bir ince hat açıp geçirebilir miyiz motorları ? Selami buzun sertliğini kontrol etmek için üzerinde zıplıyor; taş gibi… Tekmeliyor botuyla, kazabilir miyiz diye; gene taş gibi….

Kendimi istemeye istemeye geri dönüş fikrine alıştırmaya çalışıyorum. Uzaktan rüzgarın arasından Armağan’ın sesi geliyor, “yol bulduuumm !”… Demek ki o buz engeli buranın müdavimi ki; tam da o buzlu bölgeye by-pass yapan belli belirsiz bir patika buluyoruz. Ne de mutlu olduk ama !... Motorları o daracık yolda geri çeviriyoruz, yakın mesafeden bile rüzgar sesini bastırabilmek için bağırarak konuşuyoruz; oksijensizlik bizi derhal dermansız bırakıyor; dinlene dinlene çalışıyor ve sonunda o patika sayesinde yeniden yola revan oluyoruz.

Dağın bu kısmında aşağı inen yolun zemini pek gevşek ve tepeden aşağı akan kar suları, döne döne inen yolda defalarca yolumuza çıkıyorlar. İndikçe tek tük evler, önce mahalle, sonra köy oldu ve biz sonunda İkizdere – Ovit geçidi yoluna vardık. Hiç zaman kaybetmeden aldığımız hızla Ovit Dağı geçidini aşıyoruz. Bu geçit, yurdumuz karayollarının en yüksek geçidi 2610 metre ve ancak senenin 3-4 ayı kullanılabiliyor, geri kalan sürede kardan kapalı.

Ovit geçidinin güney dibi İspir. Yemek ve benzin için yaptığımız zorunlu mola, planladığımızdan daha uzun sürüyor. Artvin – Şavşat hedefiyle yeniden yola koyulduğumuzda, önümüzde Yusufeli’ne kadar 77km sonrasında da 100km daha var. Biraz tempolu gidip çok geçe kalmadan varmayı düşünüyoruz. Ama ne mümkün? Güzel başlayan İspir – Yusufeli yolu, kısa süre sonra ciddi off-road halini alıyor. Tek arabalık toprak bir yol, keskin ve kör dönüşler, kimi dere geçişleri (!) ve en tatsızı da, fütursuz kamyonlar. Tahminlerimizden çok daha uzun ve yorucu süren bu etabın sonlarına doğru atlattığımız çok ciddi kaza tehlikeleri, yıpranan sinirlerimizi iyice zorluyor ve yola devam etmeyip Yusufeli’nde konaklamayı kararlaştırıyoruz. Barselona Otel, çöldeki bir vaha gibi karşılıyor bizi.

 

 

4. gün : Yusufeli – Şavşat – Karagöl – Artvin
Yusufeli’nden Artvin’e giden yol, Çoruh nehri vadisini takip ederek, kıvrıla kıvrıla, harika bir asfalt ve keyifli virajlarla ilerliyor, dünkü kötü yolun acısını çıkartıyoruz.

Şavşat’ı kısaca turladıktan sonra, Karagöl’e yöneliyoruz. Dağların arasında, ormanın ortasında, neredeyse karşı kıyısına taş atılabilecek boyutta, şirin bir göl.

Yolu bozuk ama geçilen köyler ve varılan göl o kadar nefis ki, her türlü ızdıraba değer.

Ah bi de yiyecek bi şey olsaydı da aç kalmasaydık!...
Dönüşümüz aynı yoldan Artvin’e. Pragramımızdaki küçük sapmadan dolayı Meydancık, Cehennem deresi kanyonu gibi bazı yerleri pas geçmek zorunda kalıyoruz. Artvin’e giden yol baraj inşaatı sebebiyle hem bir dağı aşan varyanta yönlendirilmiş hem de belli saatlerde dinamitleme çalışması sebebiyle kapatılıyor. Varyant, günlerdir toprakta debelenen bizlere cennet gibi geliyor ve altımızdaki TKC80’lerin varlığını unutup, viraj keyfi yapıyoruz. Artvin, hiç diğer Anadolu şehirlerine benzemiyor.

Bir dağın tepesini sarmış. On dakikada çıkılıyor şehir merkezine, dağı sarmal dönen 2 yolla. Medeniyete ulaşınca benzinciye girip motorları yıkıyoruz ve bir dost katılıyor aramıza sarı F650GS’iyle Ahmet; haberini almış 3 büyük motor geldiğini şehre, bizi karşılamaya gelmiş. Sağolsun, bize otelimize (Konak Otel) kadar rehberlik ettiği yetmezmiş gibi akşam da restaurantına yemeğe davet etti.

O akşam Artvin’i, doğasını ve insanlarını daha bir sevdik, hem motorcu hem de vatandaş olarak. Artvin’de çok sayıda hobby motorcusu arkadaşımız var. Genelde enduro ve cross motorlarıyla hemen yanı başlarındaki dağları, taa Gürcistan’a kadar uzayan parkurlarla geziyorlar. Hepsine buradan tekrar selam yolluyor ve yeniden görüşme sözü veriyoruz.

 

 

5. gün : Artvin – Borçka - Macahel (Camili) – Borçka – Hopa
Artvin’i gönlümüzde müstesna bir köşeye yerleştirdikten sonra, yolun açık olduğu saati de kollayarak Borçka’ya doğru hareket ettik. Artvin – Borçka arası baraj inşaatları sebebiyle defalarca toprak servis yoluna sevk ediliyor hatta zaman zaman kesiliyor. Borçka’da benzin ve yol hakkında bilgi aldıktan sonra Macahel geçidine doğru yola çıktık.

Muratlı yolundan ayrıldıktan itibaren, yeşilin 1001 tonunu izleyerek gene yukarı doğru ilerledik.

Geçidin zirvesine yaklaştıkça, güneşli açık hava gitti, yerini sisli, puslu bir havaya bıraktı. Zirveye ulaştığımızda ise artık hava “sıvı” haldeydi. Yağmayan ve havada duran yağmur gibi… Sisten görüş mesafesi 5 metreye inmiş, soluduğumuz hava ıslaktı.

Birbirimizin farlarını kaybetmeden inişe geçtiğimizde, asfalt da bizi terk etti. Şartlar zorlanmaya başladı derken, sis açıldı ama sağnak yağmur başladı. Bu yağmur, dozunu hiç azaltmadan bize Macahel köyüne kadar eşlik etti. Yol zirveyi aştıktan bir süre sonra, ormanın içine daldı. Yanından geçtiğimiz tek tük evler olmasa, balta girmemiş orman diyeceğim. Ağaçların dalları yolun üzerine sarkmış, yağmur suları dere olmuş kimi zaman önümüzde, kimi zaman yanımızda akıyor ve sık sık da yolumuzu kesiyor tabi. Dar, ıslak, toprak bir yol, bir yamacın kenarından aşağı indiriyor bizi. Karşıdan değil araba, motor gelse, birimizin durup yamaca yaslanması lazım, diğeri de tekerleklerini kanallara düşürmeden geçecek.Yağmur tüm önlemlerimize rağmen iç organlarımıza kadar ıslattı bizi. Ama havanın sıcak oluşu sebebiyle üşümeden devam ettik. 45km lik yol yaklaşık 2 – 2,5 saat sürdü – molasız!… Ama sonunda cennete vardık; Macahel köyü.

Sanki zaman durmuş… Evler yılllaaaaar önce yapıldığı gibi duruyor.

Bir tek Tema’nın yapıları yeni. Her şey ahşap; evl er, ahırlar, kahvehane hatta cami bile.

 

 

Arıcılık ve tarım yapılıyormuş. Maalesef 10 gün erken geldiğimiz için bal hasat edilmemişti ama halkı zaten bal gibi. Bizi en klas otelde bile göremeyeceğimizi bir muamele ile ağırladılar. Şömine yakıldı, kıyafetler kurutuldu, çaylar ısmarlandı harika sohbetler edildi.

Muhtar Armağan’a çevreyi gezdirirken, birisi bana arıcılığı anlatıyordu, başkası Selami’ye köyün tarihçesinden bahsediyordu. Biz de bu güzel insanları ve eşsiz doğasıyla, 1001 yeşil rengiyle Macahel köyünden ayrılmak istemedik. Akşam çökerken burayı da gönlümüzde özel bir yere not edip, geldiğimiz yoldan bu sefer yağmursuz olarak geri döndük.

Zirvedeki sis ve ıslak hava baki ama… Borçka’dan Hopa’ya döndük. 16 köprüden geçen, tadından yenmez bir 40km ile Borçka’ya, deniz seviyesine indik.

Gece Peronti Otel’de kaldık. Yemekten sonra yorgunluktan odamızın yolunu zor bulduk.

 

 

6. gün : Hopa – Sarp – Kemal Paşa – Güreşen – Borçka – Hopa
Bugünün programı yıllar önceden yapılmıştı. Armağan’ın baba tarafından büyük dedeleri Borçka’nın Behlivan (yeni adı Güreşen) köyünden göçmüşler yüz yıl önce. Biz de bu gezi vesilesiyle bir çeşit iadeyi ziyaret yapacağız. Sabahtan önce Sarp sınır kapısına gittik, memleketin sağ üst köşesine.

Salimen vardığımız Hopa’da bu akşamki yemeğimiz, benim 1982’den beri peşinden koştuğum “cıvıklı pide” oldu. Yuvarlak, kenarları yüksek bir pide, içinde erimiş tereyağı, yumurta ve peynir var. Güzelmiş, ama 23 sene beklemeye değer mi?

7. gün : Hopa – Ardeşen – Çamlıhemşin – Ayder – Yukarı Kavrun yaylası
Sabah Hopa’dan ayrılıp, Çamlıhemşin’e gittik.

Buradan dereyi takip ederek Ayder yaylasına doğru devam ettik.

Buraya kadar asfalt yoldan geliniyor. Ayder; daha sonra gördüğümüz gerçek bir yaylayla kıyaslandığında, daha çok piknik – sayfiye yeri havsında (artık). Çok sayıda ve her seviyede oteli, belediye tarafından işletilen kaplıcası, bir çok restaurantı var.

Biz Sis otelde yer bulabildik. Yerleşmenin ardından muhlama yiyip kuvvet topladık ve Selami’yi yaş haddinden emekli edip, Armo’yla ikimiz Kavrun yaylalarına yola çıktık. Bu parkur, bu gezi içinde katettiğimiz en kırıcı parkur oldu.

Çok ve sivri taşlarla kaplı bu yolda, lastik seçimimizdeki isabetimizi kesinleştirmiş olduk.

Yaklaşık 45 dakika süren ve Aşağı Kavrun yaylasından da geçen yolculuğumuzun sonunda, ilk ciddi dere geçişimizi de yaparak Yukarı Kavrun’a vardık.

 

 

Hayvanların serbestçe dolaştığı, kadınları örgü ördüğü, erkeklerin bir arada oturduğu, kimisi ahşap – kimisi beton evlerden oluşan bir yayla.

Sis aşağıdan yukarı doğru, inanılmaz bir hızla hareket ediyor.

Zirveler karla kaplı ve eriyen kar suları hatırı sayılır bir dere oluşturmuşlar, üzerinden köprüyle geçiliyor.

Zirvedeki tek kahvehanede aynı zamanda yemek de varmış ama biz çay istedik; “içmek içun midur?” diye sordu çaycı… “Başka ne içun olabilur daaa?” dedim, o da bilmiyormuş. Ama GSM şebekesini kandıracak kadar zeki, o ayrı…

 

 

Akşam yemeğimizi, Ayder’de bir restaurantda, kara lahana çorbası, sarması, laz böreği ile şenlendirerek yedik. Gecenin ilerleyen saatlerinde yerli ve yabancı halkın bir araya gelip tulum eşliğinde horon tepmesi başta çok eğlenceli bir seyirlikdi. Bir süre sonra o tulumun sesi kulağımızdan girip beynimizi delmeye başladı, biz de kaçtık.

8. gün : Ayder – Zil Kale – Çayeli – Trabzon
Gezinin son günü. Artık tozlanmak, çanta doldurup boşaltmak, hatta bazı aşamalarda motor kullanmak bile zor gelmeye başladı. Ama Zil Kale’yi görmeden gitmek olmaz. Çantaları Çamlıhemşin’de bırakıp, eşsiz güzellikteki konaklara baka baka; Zil Kale’ye gittik.

Meşhur Fırtına Deresi köprülü kemerinin ihtişamından da etkilenmemek olası değil.

Gerçek olamayacak kadar ilginç bir yer. Düşman nereden nasıl gelecek de, buradan gözetlenecek. Vadide hareket etmek çok zor – çok yoğun orman, edeni görmek de tamamen imkansız. Neyse, vardı bir bildikleri herhalde.

 

 

Yeniden Çamlıhemşin’e geldiğimizde, yeni – yeni bir motorcu dost edindik; kendi tasarımlarıyla şekillendirdiği Süper Tenere’si ve Ahmet.

Tekrar sahile indiğimizde ise, hepimizin aklında Hüsrev’in meşhuuur kuru fasülyesi vardı; belki de bundandır Çayeli’ne kadar gazlamamız. Kuru fasülyeleri yedikten sonra da gazladık ama o başka sebeplerden… Olağan üstüydü kuru + pilav, belirtmeden geçemeyeceğim.
Akşam Trabzon’a vardığımızda, otel (Horon otel) bulup kendimize, doğruca ambarlara gittik motorları teslim etmek için. Gene itinalı bir çalışma ile motorlarımız paletlerin üzerinde paketledik, artık lazım olmayacak çantaları da ekleştirip, motorlarımızla vedalaşarak gece otelimize döndük. Bir haftanın biriken yorgunluğu ve yıllardır hayali kurulan projeyi gerçekleştirmiş olmanın haklı gururu, en kısa zamanda yeniden gelerek eksikleri tamamlama dürtüsüne ve bu güzel memleketten ayrılmanın üzüntüsüne karıştı. Kimseden bir ses çıkmıyordu, dönerken. Keyifli bir keyifsizlik gibi bir şey…

 

 

9. gün: Trabzon – İstanbul
Sabah Zafer Akçay (GamsizSeyyah – İzmir) katıldı aramıza. Kendisi motorla dün gelmiş, eşi uçakla bu öğlen gelecekmiş. Beraber kahvaltıdan sonra, kısa bir şehir turu yaptık. Dağlardaki sınırsız dinginlikten sonra biraz fazla hengame geldiyse de şehir hayatı, İstanbul’dan önce bir çeşit geçiş aşaması oldu bizim için; şehrin dozunu kademe kademe arttırdık gibi oldu.
Akşam üstü bizim de uçağımız vardı İstanbul’a ve kafamızda sadece, bir sonraki doğu Karadeniz gezisinin prototip planları dolaşıyordu. Eşli versiyon, cipli versiyon, motorlu versiyon…. Say say bitmez.


Bu geziyle ilgili burada sadece bir kısım resimleri paylaşıyoruz sizlerle. Neden ? Çünkü daha gösterecek bir de filmimiz var; hem on-board, hem handycam çekimlerinden derlenen. Yolları, anlık duyguları, resim karelerine sığmayan manzaraları ve tabi şaklabanlıklarımızı da kaydettik. Eğer bu kadarı hoşunuza gitti ise, belki onları da izler, keyfimize ortak olursunuz.
Net sekiz, brüt dokuz gün süren bu gezi, hepimizde yeni ufuklar açtı. Daha doğu Karadeniz’de görmemiz gereken sürüyle yer – yöre, tanışmamız gereken yüzlerce dost var. En kısa zamanda herkese, motorlu – cipli – botlu, vs… bi şekilde doğu karadenizi gezmeyi sağlayacak vesileler dilerim.
Gitmeyi planlayan arkadaşlara da, Turgay kadar olamasa bile, seve seve yardımcı olmayı deneriz.

Selamlar

Meraklısına bazı notlar;
gezinin toplamı yaklaşık 1400km (Trabzon'dan - Trabzon'a),
bunun yaklaşık 500km kadarı toprak yol - sert stabilizeden, ciddi off-raod'a kadar her tür var,
Sadece bir kez; o da Macahel'e gittiğimiz gün yağmur yedik, kalan sürede have hep günlük güneşlikdi.
Konaklamalarımızda otel tercih ettik,
TKC80 (Selami - Mitas kullandı) dişli lastikler, bize hem güven verdi, hem de sağlamlık verdi. Tourance ile de aynı parkur yapılır ama her an yarılma riski / endişesi huzursuz eder, özellikle
gevşek zeminde sürüş güvensiz olur. Yalnız dişli lastik benzin sarfiyatını %15 - 20 arttırıyor.
Hiç benzinsiz kalmadık ama önlemimiz vardı. Ayrıca birçok köy bakkalında (acil durum için) benzin bulunabiliyor.

Open Directory Project at dmoz.org