Geziler Ana Sayfa

 
 

Yazı-Foto: Kağan Aybudak    ( http://www.kaganaybudak.com )

Doğu Karadeniz yaylalarına uzanan yolculukların en yüksek geçidi Ayder, buzul gölü, kaplıcası ve florasıyla bir günde her mevsimi yaşatıyor insana...

Öğrendim ki zaman ve mesafe, insana göre ölçülmezmiş buralarda. Kilometrelerin artık çalışmadığı, metrik sistemin ulaşamadığı yerlerdeyim dört, hatta belki de beş gündür. Bir şelale gürlemesi kadar yakında, bir bulut pufu kadar uzaktayım o kentteki evime. Buralarda zaman, güneşin gök kubbede çizdiği bir yarım daireyle, mesafelerse sırtındaki yükle gidilebilecek en uzak yaylayla ölçülürmüş. Buralara, Doğu Karadeniz'in sisli yaylalarına, Kaçkarlar'ın bulutlu doruğuna uzanan yolculukların yüksek geçidi, şifalı dağ kaplıcalarının başkenti Ayder derlermiş. Buralarda zaman yokmuş; zaman hayal edilirmiş...

Buz gibi göl
Artık mola vermek istemiyorum. Beni bir kez daha bulutların üzerine çıkarmış olan yaşlı doruğun şerefine, bir kap sıcak muhlamaya bandırıyorum mısır ekmeğimi. Dilim yanmış umurumda değil, artık Yukarı Kavron Yaylası’na indim.

Bir ay içinde donmaya başlayacak buzul gölünün soğuk maviliği hâlâ tenimde, bulutların arasından kaçan güneşle yaptığım kaçamaksa, çocukça bir öpücük gibi yanaklarımda. Çimenlerin yeşilini edepsizce beyazlatmaya başlamış kar öbeklerini hasetten çatlatarak, nasıl da bırakmıştım kendimi buzul gölünün sularına. Birkaç hafta içinde soğuk uykuya dalıverecek buzul gölümle ve utangaç sonbahar güneşimle beraberim. Doruk yolculuğundan arta kalan korku, gurur, ter ve bitkinlik, soğuk mu soğuk suyun uyuşukluğunda eriyip bitiyor. Buna sanırım, her dilde 'huzur' diyorlardır. Ama Kaçkarlar'da ben, Öküz Gölü diyorum...

 

 

Bir mevsim, her renk

Kaç günlük tırmanış tutkusunun tatlı yorgunluğu ara ara yokluyor beni. Bazen kapanıveren gözlerim, yolculuk içinde yolculuklara çıkarıyor beni. Öyle ya, Yukarı Kavron'dayım hâlâ. Bir buçuk saatte indim Öküz Gölü’nden. Beni indirebildiği kadar aşağı indirecek minibüsü bekliyorum. Yayla patikalarından deniz seviyesine doğru yönelen bu yolculuk, yükseklerin büyüsünden çıkarıyor beni, bu mevsimin nefesini üflüyor. Sanki her an zirve eteklerinden yaylalara iniverecekmiş gibi gözüken kardan dağ elleri, kırgın sonbahar güneşinden çekinir gibi. Yüzüm ısınıyor tatlı tatlı. Yıllardır sadece zirve tutkusuyla yürüdüğüm bu yollarda, sonbaharın bilgeliğiyle baş başayım.

Bu mevsimde buralarda olmak ve bu renklerin varlığına şahit olmak, buraya her gelişinde kafasını zirve bulutlarının arasına saklamış bir dağcı için ne acı bir farkındalık. Kaybolan zamandan, kaçırılan doğal güzelliklerden, bugüne kadar akmış tüm sulardan, tüm bu renklerden af diliyorum. Tek tesellim, tırmanış sezonu dışında kalan bu mevsimde hem zirvenin hem de doğanın güzelliklerini yaşayabilmiş ender ziyaretçilerden olmam. 3500 metre sınırına yaklaştıkça çeşitlenen ağaç türleri, birbirleri arasındaki farklılıkları yaz aylarındaki gibi gizleyemiyorlar artık. Kimisi kırmızı sararmış, kimisi sarı ve hatta pembe. Henüz yeşilleri bırakmayan ve kış boyunca bırakmayacak olan asi türlerse, gururla hışırdatıyorlar dökmedikleri yapraklarını rüzgârda.  

 

 

Ve Ayder  görünüyor...

Ayder’in kurulu olduğu vadi sırtlarına yaklaştıkça, hava sıcaklığı yükseliyor.

Yukarı yayladan bu yana yol arkadaşlığı yaptığım Mehmet Amca, benim tırmanış ve buzul gölü banyosu hikâyemi dinledikten sonra, 'Allah akıl dağıtırken benim nerede olduğumu' soruyor gülerek. Nerelerden kalkmış gelmişim, kaç gündür yollardaymışım, bir de üstelik su bulamamış, buzlu göllerde yıkanmışım. Karadenizli bir 'ev sahibi' olarak, bir 'misafiri' böyle koşullarda ağırlamış olmayı kendine yakıştıramıyor. Dağ kaplıcalarına çağırıyor beni. Ayder dağ kaplıcalarının şifalı suyu, İsviçre'de falan dağlarında çıkarmış, bir de Ayder'de. Seksene dayadığı yaşta bu kadar sağlıklı olmasının bir sebebi bu dağların havası, öbürü de bu kaplıcanın suyuymuş.

Tamamen Kaçkar Dağları Milli Parkı sınırı içerisine alınmış Ayder, dünyaca ünlü dağ kaplıcasının yanı sıra, bölgedeki hemen her türlü etkinliğin de buluşma ve başlangıç yeri. Bölgedeki hakim konumu, kent merkezine ve yaylalara makul uzaklığı sayesinde yürüyüş, dağcılık, kuş gözlemciliği, botanik ve cip safari gibi farklı etkinlikler için bir çekim noktası. Bölgede, lüks bir dağ otelinden küçük ev pansiyonlarına varacak kadar geniş bir konaklama yelpazesi var. Milli Park’a giriş yapacaklardan zirve tırmanışına çıkacak dağcılara, hafta sonu tatilini değerlendirmek isteyenlere ve her yıl Ağustos ayında yapılan geleneksel yayla şenliği Vaktivor'a katılacaklara kadar herkes, Ayder'de bir çay içmeden geçmiyor.

Dolambaçlı, tozlu ve sarsıntılı inişimizi tamamlıyoruz ama Mehmet Amca'yla henüz ayrılmadık. Bana önerdikleri daha bitmedi çünkü. "Bak" diyor, "Sen dağcı adamsın, gelmezsin buralara bir daha sonbaharda. Gelmişken tadını çıkar." "Peki. Nerede kalayım Mehmet Amca?" Her zaman gidilecek bir amcaoğlu var buralarda. Küçük ahşap bir pansiyona gidiyoruz, yıllardan ve yağmurdan aşınmış ahşap dış duvarlar, yöresel mimari izlerini taşıyor. Ağır çantam sırtımda, duvarlara çarpıp gacırdatarak çıkıyorum dar merdivenlerden. Mehmet Amca aşağıda bekler, akşam minibüsüne yetişecek, çabuk olmak gerek.

Tam ellibeş derece!

Herhangi bir kent merkezinin geniş yollarını hatırlatan, Ayder’in taş kaplı ana caddesinden, bir kervansarayı andıran mimarisiyle bacaları tüten dağ kaplıcasına yürüyoruz. Daha bundan 12 saat önce, güneşin kırıntılarını fırsat bilerek yapıverdiğim buzul gölü banyosundan sonra, şu an adımlarımın gittiği yöne inanamıyorum.

Elli beş derece sıcaklıktaki kaynaklarla sürekli beslenen bir havuz, istemediğim kadar sıcak su ve buharın olduğu bir yer. Yarım gün içinde dört mevsimi ve her rengi yaşamış olmayı sindirmeye çalışırken, yeniden hayallere dalmak için uygun bir yere gittiğimi düşünüyorum. Sağlık Bakanlığı raporlarıyla da çeşitli tedavi edici özellikler barındırdığı belirtilen kaplıcanın tüm bu özelliklerini, evime döndükten sonra düşüneceğim. Şu anda, suyun sıcaklığı ve bolluğu karşısında kendime açtığım bir günlük ‘kent erteleme kredisinin' nasıl da çabucak geri döndüğünü hesaplıyorum. Sonra onu da unutuyorum. Artık su olmuşum, buharlaşıp bacadan süzülmüşüm; henüz sararmamış ladin yapraklarından içeri girmiş, oradan şelalenin içine düşmüşüm. Karadeniz'e akmışım, evime denizden dönmüşüm.

Sıcak havuza adım adım girmek gerekiyormuş, yoksa çarparmış. Su buz gibi ya da sıcacık. Renkler sarı ya da turuncu, aslında hepsi yeşil. Ne fark eder? Şu an Ayder'deyim. Galiba beş gündür Ayder'deyim.

Open Directory Project at dmoz.org