|
Limanda bekleyen uzun bir
gemiyi andırıyordu kasaba.
Ertesi sabah dalga sesleri
beni uyandırdığında artık o
geminin bir yolcusu olduğumu
düşünmüştüm.
Biliyorum ki, adını
Amasra’ya veren ve deniz
ticaretinin yollarını
izleyen prenses Amastris de;
gemileri karadan kızaklarla
Haliç’e indirip İstanbul’u
alan Fatih Sultan Mehmet de;
bir zamanların ünlü
denizcisi Drake’in gemisi
Golden Hind’in aynısını
Çakraz’daki yapımevinde
yeniden yaratan Hüseyin
Çoban da; Amasra’yı dalgalı
saçlarının arasında bir
yavru yunus gibi saklayan
Nezahat öğretmen de;
kasabanın geçmişini tarihin
derin sularından bir midye
toplayıcısı gibi çekip
çıkaran Necdet Sakaoğlu da o
gemiyi gördüler.
Gördüler ki, Amasra bir
tutku oldu onlarda da…
Amasra benim onu ilk
gördüğüm o günden bu yana,
iyice ünlendi. Gezi
dergilerinden, gazetelerin
turizm eklerinden, film
karelerinden, TV
dizilerinden eksik olmaz
oldu. Kolay keşiflerin
meraklıları tepeden iner
gibi doldular kasabaya,
tıpkı yıllar önce kalesinin
iç kesiminin evlerle dolması
ve ruhunu zedelemesi gibi…
Bense, kalabalıkların
çekildiği zamanlarda ya da
onlara uzak yerlerden
seyrettim Amasra’yı.
Yazın, özellikle
haftasonları binlerce konuğu
olur kasabanın. Kumsallar,
balıkçı lokantaları,
Çekiciler Çarşısı tıklım
tıklım dolar.
Amastris’in gözyaşlarını
anımsatan yağmurun mevsimi
başlayacak çünkü. Onlara
kimse kızmasın, olmasaydılar
Karadeniz bu denli yeşil
olabilir miydi?
Mendireği aşıp yükselen güz
dalgalarının ardından,
Karadeniz’in sesine
fırtınanın hırpaladığı
yorgun yaban kuğularının
kanat sesleri eklenecek.
Karla birlikte Küçük Liman’a
inecekler ve orada uzun süre
kalacaklar. Ceneviz
Kapısı’ndan geçen tarih
meraklısı üniversite
öğrencileri üzerindeki
Cenova armalarını
defterlerine çizecek.
Balıkçı tekneleri ağlarını
toplaya toplaya, peşlerinde
martı sürüleriyle geri
dönecekler. |