|
|
 |
|
 |
 |
|
 |
 |
 |
|
|
 |
 |
 |
 |
Yazı ve Fotoğraflar: HALDUN AYDINGÜN
|
|
 |
|
Çoluk Çocuk Kaçkarlar... |
 |
|
İstanbul'dan Erzurum'a bir buçuk günlük tren yolculuğu... Buz gibi dere
ve kampta pişirilen pizza... Üç bin dört yüz metrede oynayan
çocuklar... Dağcı Haldun Aydıngün ve arkadaşları, ikisi on bir, biri
dört yaşındaki çocuklarıyla Kaçkarlar'ı geçti. |
|
 |
|
Doğaya gidip az buçuk macera tatmaya çalışan bizim yaş insanlar hep
tatsız bir ikilem içinde kalırlar. Macera mı yaşayayım, yoksa çocuğumla
birlikte mi olayım? İnsanın canı her ikisini de çeker, ama günlük
hayhuy içinde ne birine, ne de diğerine yeterince ve de keyfince vakit
ayırabilir. |
|
|
|
|
|
|
 |
|
Üç yıl kadar önce bu soruna bir çözüm bulmak amacıyla bizim, yaşları
10'a yaklaşan bücürleri de kapsayan bir karar alıp önce Uludağ'da basit
bir kamp yaparak işe giriştik. Evvelki sene ise hem bizimkiler biraz
daha palazlanmıştı hem de dağda ve kampta olmaktan müthiş keyif
almalarından cesaretlenmiştik. İki tane Bolu Kartalkaya kamplı yürüyüşü
ardından bu tür insanların birbirleriyle rahat haberleşip, yeni geziler
organize etmelerini kolaylaştırmak için dostum Oral Ülkümen, bir
elektronik mektup listesi oluşturdu. Aslında gruptaki hemen herkes
yirmi yıl önce dağcılıkla ya da mağaracılıkla uğraşmış ve birbirlerini
tanıyan insanlardı. |
 |
|
|
 |
|
Bu kış sonu listeye 'Ben kızımla Kaçkarlar'ı yürümeye gidiyorum' diye
mektup attığımda, 'gelmek isteyen lütfen bana yazsın' demeyi de ihmal
etmedim. İlgi inanılmaz oldu. Hele trenle Erzurum'a kadar gidileceğini
duyanların kanı bir başka kaynamıştı. Herkes katılmak istiyordu. Eski
deneyimlerime göre bunların % 25'i bile gelmez, sonunda vazgeçerler
dedim. Gerçekten de öyle oldu ama gene de 18 kişiyi bulduk. |
|
|
 |
|
İnsan, yılın en büyük gezisine giderken doğal olarak beklentileri biraz
fazla oluyor ve 'onu da yapayım, bunu da yapayım' ruh haline bürünüyor.
Kızımla biraz doğa ve macera yaşamanın ötesinde başka amaçlarım da
vardı; daha önce hiç görmedikleri yerlere gidip bir şeyler
öğrenmelerini, kendi dar çevrelerinin dışında da bir dünya olduğunu az
buçuk fark etmelerini istiyordum. |
|
|
 |
|
Akşamın kızıl ışığında, yani tren kalktıktan 10 saat sonra Ankara'ya
vardık. Tam o sırada eşim arayıp 'Hahahay! Daha orada mısınız' deyip
moral verdi. Günümüz ayrılıkları da böyle bir şey işte! Baktık
deneyimli yolcular kendini dışarı atıyor, biz de onlara uyup 1970'ler
usulü izdiham yaşanan küçük bir büfenin önüne yığılıp su aldık,
dondurma sorduk. Dondurmanın olmadığını öğrendik. İlk fırsatta dondurma
alınacağına dair sözümüzü yeniledik. Kaşları ters 'V'ye dönen bir kızla
vagona döndük. Tren yarım saat sonra hareket ettiğinde, lokomotif
elektrikliden dizele dönmüş, tüm personel de değişmişti. Yemek
vagonunda gene aynı tip gülümsemeli, babacan ve büyük ihtimalle de aynı
felsefe okulundan başka bir garson vardı. Akşam günün son ışıklarında
yıllardır en büyük hayalim olan bir işi gerçekleştirdik. Yemekli
vagonda akşam keyfi yapmak. O kadar hoştu ki sırf bunun için bile trene
binilebilir. Düşünsenize millet dünyanın parasını verip dönen restoran
yaptırıyor, biz ise giden restorandaydık. O sırada kızım da yanımda
bilmem kaçıncı mercimek çorbasını kaşıklamakla meşguldü. Tanrı'nın
gazabı gibi yemek seçen bir çocuğu böyle bir yolculuğun yoklukları
içinde terbiye edeceğimi umarken, şimdilik yırtmış olduğunu görüyor ve
'Olsun! ben ona Erzurum'da cağ kebabını dayamazsam' diye yeminler
ediyordum. Pazar akşamı Erzurum'a indik. Gardan dışarı adımımızı
attık ki Bengi'nin neşeli çığlığıyla yerimizden hopladık. 'Baba!
Bak, Burger King.' Evet dediği aynen doğruydu. Karşımızda adı geçen
markanın restoranı duruyordu ve bu gece nereye gideceğimiz de az çok
kesinleşmişti. Kızım da sonunda doğunun gerçekleriyle, yani diğer
Türkiye ile yüzleşmeye başlamıştı. Sonradan karar verdiklerinden
trende yer bulamadıkları için aramıza burada katılanlarla birlikte 13
kişi ertesi sabah tuttuğumuz minibüsle Yusufeli üzerinden yolun en son
ulaştığı nokta Olgunlar Yaylası'na gittik. Orada beş kişi daha eklendi
ve toplam 18'i bulduk. |
 |
Hoş geldiniz Alp Dağları 1800!
|
 |
|
Köylüler
küçük ve itinalı pansiyonlar açmaya, dağcılara katır sağlamaya ve
zirveye kadar götüren dağ rehberleri oluşturmaya başlamışlar. Buralarda
olacakların en kötüsü olmadığı hissine kapıldım. Bengi ile Pelin de
buzağıların peşinde oradan oraya koşturuyorlar. Akşam, tacir tacir
gülümseyen bir beyle katır pazarlığı yapıldı. Dolar bazındaki fiyatları
duyunca hem çok geldiği, hem de nedense kahramanlık damarım tuttuğu
için olsa gerek, kendi yükümüzü kendim taşımaya karar verdim.
Gürsel'lerin böyle bir seçeneği yoktu. Onlar ve birkaç kişi daha
anlaştılar. Ertesi sabah 09:30'da Pelin, babası İzzet Güven ben ve
Bengi yola düştük. Akşam saat dört gibi biz baba kız Dilberdüzü denen
kamp yerine en son vardık. 2 bin 800 metre civarındaydık ve küçükler
hayatlarında ilk kez bu kadar yükseğe çıkıyorlardı. Acaba kötü
etkilenirler mi diye endişelenirken son derece keyifli vakit geçirdik.
Güneş iyice kaçmadan buz gibi dereye girdik, kalabalık kampta çocuklar
rahat rahat oynadılar. En ağırlarından başlayarak yemekler pişirdik.
Hatta bugünkü başarısı şerefine kızıma pizza bile yaptım. Yemek
konusundaki terbiyesi başka bir bahara kalmıştı! |
 |
|
1 Ağustos Çarşamba
gezinin en zor günü oldu. Öncelikle katırcılar bu sefer gelmedi ve biz
3 bin 400 metreyi aşan bir geçitten geçip 3 bin 380 metreye kamp
taşıdık. Pelin kendi yaş grubu yarışlarında derece alan sıkı bir yüzücü
olarak sorunsuz kendini ve küçük çantasını taşıdı. Ben dağı iki kez
çıktım. Önce kendi çantamı yüz metre çıkarıyor, geri inip Bengi'ninkini
ve fotoğraf çantamı sırtlanıyor, kızımın da elinden tutup bir tur
gidiyordum. Onları bırakıp kendi çantama dönüyordum. Bir şikâyetim
yoktu. Bu şekilde Bengi de uzun uzun oturup soluklanabiliyordu.
Selena'nın, daha doğrusu babası Gürsel?in durumu ise biraz karışmıştı.
Küçük kız bir müddet kendi yürüdü. Ancak yanlarında kutu sütler,
oyuncaklar ve bin türlü çocuk ıvır zıvırı ile zaten yükleri ağır olan
ailenin durumu, Selena bir yerde oturup kalınca biraz vahimleşti.
Ekipten herkes yüklerin bir bölümünü paylaşmaya başladı. Bu da
yetmeyince benim yaptığım gibi çift gidişli taşımaya geçildi. Sonunda
rüya gibi bir yer olan Deniz Gölü kıyısına ulaştık. Ancak dağın her
tarafını dolduran İsrailliler buradaki az sayıda çadır yerini de bizden
önce işgal etmişlerdi. Olsun! Biz de zaten böyle olacağını tahmin edip
güneydeki başka bir gölün kıyısındaki geniş alanı seçmiştik. Haritada
ismi yazılı olmayan, bu nedenle 'İsimsiz Göl' diye ad verdiğimiz yere
vardık ve ilk kararımızı açıkladık: Pelin ile Bengi zirve çıkışına
katılmayacaklar. Kendi yaşlarına göre yeterince sıkı bir iş
başarmışlardı. Bir de kahraman olmaları gerekmiyordu. İzzet de kampta
kalmayı istedi. Selena, annesi ve birkaç kişi daha kampı tercih
ettiler. |
 |
|
Perşembe günü zirveye koşturup döndük. Cuma günü önümüzde
kısa bir yürüyüş vardı. 18 yıl öncesinden hatırladığım rahat bir geçidi
aşıp kuzeye, Kavran Vadisi'ne geçecektik. Yanlış hatırlıyormuşum. Ya da
hiç hatırlamadım ve ekibi başka bir geçitler silsilesinden geçirip,
aslında aynı noktaya çıkardım. Ama hepimiz toptan perişan olduk. Artık
kuzeydeydik. Günlerdir sırtların ardında dekorasyon elemanı gibi duran
beyaz, pamuk bulutların içindeydik. Görüş mesafesi 100 metre
civarındaydı ve gecenin gelişiyle birlikte 3 bin metrede zorunlu
kampladık. Yanımızda fazla içme suyu kalmamıştı. Kalan tek bardağı
Bengi'ye ayırıp, çadırın içinde anorağımı yalarken Kuvvet uzakta bir
yerde pınar bulduğunu bağırdı. Yağmur deli gibi yağıyordu. Yıldırımlar
gümbürdüyordu. Bengi huzurlu bir uykuya daldı. Cumartesi günü,
yaptığımız planın epey gerisinde kaldığımızdan, bir de buralarda açık
hava vesikaya bağlı bulunduğundan altı gibi herkesi kaldırıp, yola
düştük. Kahvaltımızı da Derebaşı Gölü?nün yanında yaptık. İki saat
sonra da Yukarı Kavran'a vardık. Yukarı Kavran'ı en son 18 yıl önce
görmüştüm. Yere yakın, birkaç ağaç ev hatırımda kalmış.
İnanılmaz büyüklükte bir dağ başı kasabasıyla
karşılaştık. |
 |
|
Büyükçe bir kafede
oturup etrafta olan biteni anlamaya çalışırken yolculuğun böyle bir
anda bitivermesinden de şaşkındık. En azından Ayder'e kadar daha beş
saatlik bir yürüyüş olduğunu sanıyordum. Oysa iki saat sonra Rize'ye
varmıştık bile. Telefon çaldı. Bengi'yi arıyorlardı. 'Annesi de hafta
sonu gelecekmiş, Ordu'da onu karşılayabilirlermiş, köye çıkılacakmış,
kuzular, keçiler vs.' Bengi ciyak ciyak bağırmaya başladı: 'Hayır! Keçi
meçi görmek istemiyorum. Ben evimi istiyorum! Bilgisayarımı istiyorum.
Arkadaşlarımı, oyuncaklarımı, parkımı özledim!' Sanırım bu kadar
pastoral yaşam kızıma yetti. İstanbul'a giden otobüsün en arka
koltuklarında sohbet ederken kendisine açıkça belirttim; kızının illa
da dağcı olmasını isteyen biri değilim. Bundan sonra gene teklif
edeceğim, isterse gelir, istemezse gelmez. Bana gelince, zevkten dört
köşe olmasam da kızımla olmaktan büyük keyif aldım. Biz erkeklerin
çocuk sevgisi kadınlarınki kadar güçlü değil. O yüzden sıcak tutabilmek
için birlikte olmak gerekiyor. O zaman insan çocuğuna daha çok
alışıyor. Sekiz gün boyunca, altı saatlik zirve çıkışı dışında her anı
birlikte geçirdik. Hiç de fena olmadı. Ayrıca yanlarında bir arkadaş
olması şartıyla çocuklar dağ koşullarına da gayet iyi uyum sağlıyorlar.
Herkese tavsiye olunur. |
|
 |
|
 |
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
|
|
 |
 |
|